“Havadan Sudan” kimseye dokunmayacak bir yazı yazmaya çalışsam da sonuçta hem iktidarı hem muhalefeti eleştirmek gibi bir garabete düşebiliyorum. Bir okurum eleştirmiş bir muhalefet lideri için yazdıklarımı, “İktidar dururken niye bunu eleştiriyorsunuz” mealinde… Yaşamın doğal akışının bir sonucu bu. Herkes bir gerçeği gördüğü noktadan tanımlamaya çalışıyor. Gerçek bir tane ama herkesin “doğrusu” var. Saygı duymak gerekir.

Zamanında, Silahlı Kuvvetler Akademisinde “sicil” konusu tartışılırken bir karikatür çizmiştim, görüşlerimi anlatabilmek için. Ortada kendi halinde bir memur, etrafında değişik dünya görüşünde amirler… Softa bir amire göre “dinsiz”, dine mesafeli bir amire göre “dinci”, ağzına içki koymamış bir amire göre “ayyaş”, ağzından içki eksik olmayan bir amire göre “ot” … Prusya disipliniyle yetişmiş bir amire göre “gevşek”, papatya çocuklarına meraklı bir amire göre “çok sert” …

“Körlerin fili tarifi” gibi bir durumla her zaman karşı karşıyayız. Herkes, kendince çok haklı olarak bulunduğu noktadan var olanı değerlendiriyor. Sonuç eleştiri de olsa, övgü de olsa bizler için değerli. Ülke yönetimine talip olanlar, belde yönetimine talip olanlar için de değerli olmalı. Çünkü her farklı bakış açısı, her farklı fikir gerçeğin bir yönünü kavramamızı sağlıyor sonunda. Bu nedenle “Her eleştiri bir armağandır”, anlayana…

Yıllar önce yitirdiğimiz (24 Ocak 2004) Orgeneral Doğu Aktulga, Kuvvet Kurmay Başkanı iken bizlere ufkumuzu açacak birçok örnek yaşatmıştı. Bir konuda, kendisiyle aynı fikirde olduğunu ifade edip “aferin” bekleyen bir daire başkanına “İkimizde aynı fikirde isek burada birimiz fazla” demişti “Benim düşüncelerimin onaylanmasına değil, eleştirilmesine ihtiyacım var” … Atatürk’ün öğretmenlere “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” talebi ışığında birlikte çalıştığı insanlara düşünmeyi, fikir üretmeyi, tartışmayı, sorunlara uzun vadeli ve kapsamlı çözümler üretmeyi öğretmeye çalışmıştı. Bugün de günlük yaşantımda kullandığım birçok özdeyişi kafama kazıyan O’dur; “Göz olanı, beyin olacağı görür, olanı kendinize saklayın, bana olacağı anlatın”, “Medeniyet hasılası uzun zamanda alınacak işlerle uğraşmaktır, günlük çözümler sizde kalsın, sonucu uzun vadede alınacak çözümlerle bana gelin” … Bu alışkanlıklarla meslek yaşantımızı tamamladık ama aynı alışkanlıklarla bu köşede insanlara faydalı olmaya çalışıyoruz.

Emekli olduktan sonra “Kırşehir ile bağım kopmasın” diye birikimlerimi “Kırşehir Çiğdem”de okurlarımla, olanak buldukça paylaşmaya çalışıyorum. Ülke gündemine ilişkin yazdıklarım nedeniyle gazetemize “Yereli ilgilendirmiyor bu yazılanlar” diye sataşanlar da olmuştu ama yeri geliyor onu da yazıyorum… “Ülke sorunlarıyla ilgili makalelerini neden ulusal bir yayın organında yazmıyorsun, daha geniş kitlelerin istifadesine sunmuyorsun” diye soranlar da oluyor. Yazdıklarımdan nem kapanlar olduğu gibi, “Çok uzun yazıyorsun, okunmuyor” diye sitem edenler de çıkıyor. Yazdıklarımdan kişisel olarak maddi bir fayda sağlamıyorum. Açıkçası birçok konuda bedavadan danışmanlık yapıyorum. Düşünce paylaşıyor, eğitimim ve birikimim ölçüsünde yanlışlıkları ve çözümleri dile getirmeye çalışıyorum.

Siyasete ilişkin bir tek ciddi öneri almıştım. Onu da “Arkamda bir cemaat, tarikat, aşiret yok, siyasete bir yatırımım, bu konuda harcayacağım param yok” diyerek geçiştirdim.

Kişi olarak bunca yıl vaat ettiklerimi yapmaya, yapabileceklerimi vaat etmeye çalıştım… Devletin milyarları emanet edildi, hesabını veremeyeceğim bir kuruşum olmadı bugüne kadar. TSK’nın modernizasyonu ve Türk Savunma Sanayii’nin yeniden yapılandırılmasına ilişkin birçok görevde değişik seviyelerde hizmet verdim. Yaptıklarımın etik, mantıklı ve yasal olmasına titizlendim bunca yıl. Anlayacağınız sistemin adamı olmadım, sistemi adam etmeye çalıştım. Bu çerçevede, görebildiğim ölçüde siyaset yapanları da siyasetlerini de iktidar veya muhalefet demeden eleştirdim, eleştireceğim, uyardım, uyarmaya da devam edeceğim.

Bizim nesiller sağ sol çekişmelerini ve bunun yarattığı sonuçları acı kayıplarla yaşadı. Kafası biraz çalışanlar bunlardan önemli yaşam dersleri çıkardı. Yaşadığı travmalardan hiçbir ders alamayan insanların ise sağa sola efelenerek yalpaladıklarını ibretle izliyoruz. Yıllar boyu bir öğüt vereceksem, “Kendinizi, hayallerinizi, heveslerinizi başkalarının amaçları için kullandırmayın” demeyi seçtim. O dönemden benim çıkardığım ders buydu. Örnekleri bugün siyaset sahnesinde bir şekilde önümüzden resmi geçit yapıyor.

Siyaset denince, demokrasiyi sadece bir sandık ve bir seçim konusu sananlar bu gibiler nedense? Toplumu gererek, gerginlik yaratarak, var olan gerginlikleri kaşıyarak siyaset yapma yanlışını, daha önce yaşananlardan hiç ders almadıkları için tekrar etmeyi geçerli bir siyaset tarzı olarak görüyorlar. Son dönemde açıkça görüyoruz ki, toplumun eğitimine, gelişimine, üretimine, kalkınmasına bu tarz bir siyasetin hiç katkısı yok, aksine büyük zararları var. Bu siyaset tarzını besleyen en önemli etken seçtiği insanı ilahlaştıran, tanrılaştıran, dokunulmaz, eleştirilmez gören geniş kitlelerin varlığı, kanımca…

Yıllar önce rahmetli babaannem anlatırdı: Peygamberden önce, Cahiliye Devrinde insanlar hamurdan tanrı yapar, gün boyu tapınır, acıkınca yerlermiş. Hepimiz için çok bildik, çok tanıdık bir öyküdür bu. Günümüzde insanlar kendilerini yönetsin diye gidip oy veriyorlar ve çoğunlukla doğru dürüst tanımadıkları insanları seçiyorlar. Sonrası biraz Cahiliye Devrini andırıyor gibi… İktidardan veya muhalefetten olsun, insanlar seçtiği insanı ilahlaştırıyor, en küçük başarısını büyütüyor, büyük başarısızlıklarını bile görmezden gelme körlüğüyle yaşıyor. Ne zamana kadar? Zarar görene (teşbihte hata olmasın “aç kalana”) kadar tabii ki… Aç kaldığında, işsiz, çaresiz kaldığında, aynen Cahiliye Devrinde olduğu gibi, saldırdığı, çıtır çıtır yemeye kalkıştığı seçip tepesine çıkardığı, ilahlaştırdığı insanlar oluyor. Bunun tarihimizde, siyasi tarihimizde örnekleri çok…

Babamın Demokrat Partiye meylini çok bilmiyorum ama amcası Demokrat Parti’den belediye başkanıydı. Sanırım tüm yaşamı boyunca bu Demokrat Parti ve onun ardılı partilere oy vermiştir. Annem ise amcası üçüncü dönem Kırşehir milletvekili olduğundan bahisle yaşamı boyunca Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vermişti. Kayınpederim Orhan Baycan CHP’de belediye başkanlığı yapmış, Ecevit sevgisiyle ömrünü tamamlamış bir siyasetçi.

Önceleri mesleki zorunluluklardan, sonrasında köşe yazarlığı sorumluluğuyla bir siyasi hareketin içinde olmadım, olamadım. Yıllar boyu değişik siyasi görüşlerden insanlar tanıdım, arkadaşlık, ahbaplık ettim. Bu yüzyıla kadar, hatırladığım parti tartışmaları insanların birbirine takılması, şakalaşması için vesile olacak güzellikteydi. Çevremdeki hiç kimse için seçtikleri, oy verdikleri tanrısal varlıklar olarak görmediğinden olsa gerek bugünkü siyaset manzarasını kavramakta güçlük çekiyorum.

Öyle bir siyaset iklimine sürüklendik ki, verdiğimiz oydan, ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal tercihlerimize kadar her şey gerekçe gösterilerek sınıflandırılıyoruz, karalanıyoruz, şeytanlaştırılıyoruz, hatta düşmanlaştırılıyoruz. Bu durum şimdilerde tarih olmuş, Sovyetler Birliği (SSCB) döneminden kalma bir fıkrayı anımsatıyor bana…

Fıkra bu ya; Sibirya'daki bir hapishanede üç tutuklu sohbet ediyor. Birincisi: "Beni hapse attılar çünkü fabrikaya hep 5 dakika geç geliyordum. Sabotaj yapacağımdan şüphelendiler."

İkincisi: "Ben hapisteyim çünkü fabrikaya hep 5 dakika erken geliyordum. Ajan olduğumdan şüphelendiler."

Üçüncüsü: "Ben fabrikaya hep zamanında geliyordum. Batı icadı bir saatim olduğu için hapse atıldım."

Bizler, bu köşelerde yazanlar, ne “sabotajcıyız”, ne “ajanız” ama “Batı icadı bir saatimiz” yok diyemeyiz… Bu ülkenin eğitimli, birikimli, üretken ve paylaşımcı insanlarıyız. Olanları gözlerimizle görüyor, olacakları beynimizle düşünüyor, fikrimizi, vicdanımızı, irfanımızı bir çıkar grubuna ipotek ettirmeden, hür olarak “Anayasal düşünceyi açıklama, düşünceyi yayma özgürlüğümüzü” kullanıyoruz, sadece… Bu nedenle yazdıklarımızdan bir rahatsızlık duyan oluyorsa, onlar da düşüncelerini açıklayacak, itiraz edecek, eleştirecek. Eleştirilerine açığız, her eleştirilerini bir armağan olarak baş tacı ettik, edeceğiz elbette…