Türk basın tarihini incelediğimiz zaman İttihat ve Terakki’den günümüze kadar görürüz ki basına ve gazetecilere yönelik baskılar ve saldırılar ne acı ki her devirde olmuştur. En son saldırılan gazete Hürriyet, en son saldırıya uğrayan gazeteci ise Ahmet Hakan oldu.
Türk basın tarihini incelediğimiz zaman İttihat ve Terakki’den günümüze kadar görürüz ki basına ve gazetecilere yönelik baskılar ve saldırılar ne acı ki her devirde olmuştur.En son saldırılan gazete Hürriyet, en son saldırıya uğrayan gazeteci ise Ahmet Hakan oldu.
Türkiye’nin en eski gazetesi olan Cumhuriyet Gazetesi’nden sonra Türk basınının yüz akı, aileden gazeteci ve tek işi sadece gazetecilik olan Simavi ailesinin son temsilcisi Erol Simavi’den işadamı Aydın Doğan’a geçen, 67 yıllık, oturmuş, güçlü, gerçek bir gazete olan, yazarlarıyla, haberleriyle hep gündemi belirleyen, bizim de Kırşehir’de 40 yıldır temsilciliğini yaptığımız Hürriyet Gazetesi’nin tarafsız, objektif, Türkiye’nin beğeniyle en çok okunan yazarı Ahmet Hakan’ın geçen hafta İstanbul’da Nişantaşı’ndaki evinin önünde dört psikopat saldırganlar tarafından darp edilmesi Türk basınını ve bütün Türkiye’yi ayağa kaldırdı.
Yaşanan bu olaydan sonra nedense bu ülkenin yöneticileri gereken sert tepkiyi göstermezlerken, sözde sivil toplum örgütü geçinenler de maalesef korkularından olsa gerek yarım ağız açıklamalarla yetindiler.
Bu sessizlik karşısında basın kuruluşları, meslektaşlarına yapılan bu akıl almaz ve kimsenin kabullenemeyeceği saldırıdan sonra hafta sonu İstanbul’da bir araya geldi. Gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, demokrasiye inanan sağlam karakterli insanlar ülkesinin geleceği için, demokrasi için, hürriyet için yürüdüler, yaşananları protesto ettiler, iktidarı uyardılar.
Gazeteci Ahmet Hakan’ın saldırıya uğraması bana basın kuruluşları ve gazetecilere geçmişte yapılanları hatırlattı.
Hatırlıyorum da bundan yıllar önce Demokrat Parti iktidarı döneminde eski Vatan Gazetesi’nin başyazarı Ahmet Emin Yalman’a da adını yazmaya değmez bulduğum sapık bir sözde yazar böyle bir menfur saldırıda bulunmuştu. Bu sapık ruhlu saldırgan, geçtiğimiz yıllarda cezaevinden salıverildikten sonra perişan bir vaziyette sürüne sürüne ölmüştü.
Milliyet Gazetesi’nin eski genel yayın müdürü Türkiye’nin gerçek gazetecisi ve başyazarı Abdi İpekçi de benzer bir menfur saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.
Yine İstanbul Suadiye’de oturan, benim de bizzat tanıştığım ve çeşitli defalar görüştüğüm Hürriyet Gazetesi’nin eski genel yayın müdürü ve başyazarı Çetin Emeç de böyle bir saldırı sonucu aramızdan ayrılmıştı.
Kırşehir’de doğmuş, kendisini hep Kırşehirli saymış, Cumhuriyet’ten Uğur Mumcu ve yine aynı gazetede yazan Ahmet Taner Kışlalı gibi nice yetişmiş gazeteci ve yazar, karanlık siyasetin kurbanı olmuştu.
Türk basınında yukarıda isimlerinden söz ettiğim bu usta gazetecilerin dışında Metin Göktepe, Hrant Dink gibi daha pek çok gazeteci yazar da yazdıklarından dolayı aynı akıbete uğradılar.
Ahmet Hakan’a saldıranların zavallı birer piyon olduklarını, hangi partili olduklarını bu partinin yetkilileri bizzat açıkladılar.
Bütün bunlar ülkemiz basını için, geleceğimiz için karanlık bir süreç ve karanlık bir dönemin devam ettiğini ortaya koydu. Tabi bu durum bütün basın için, gazeteciler için endişe verici bir tablo olsa gerek.
Demokrasilerde üç temel kuvvetin olduğunu biliyoruz. Hatta tüm siyasetçiler yasama, yürütme ve yargıdan oluşan bu üç kuvveti dillerinden düşürmezler. Ancak çağdaş demokrasilerde bu üç temel kuvvete basının da dahil olduğu artık tartışmazsız bir gerçek olarak benimsenmiş durumdadır. Ancak siyasetçiler, işine geldikleri zaman basının dördüncü kuvvet olduğunu söylerler. Ne yazık ki, kendileri eleştirildikleri zaman, hataları yüzlerine vurulduklarında basının bu gücünü unuturlar ve Ahmet Hakan’a yapılanlar gibi gazetecileri sindirmeye çalışıp onların kalemlerini kırdırmak isterler.
Bir bakıma, demokrasiye inanmayanlar, eleştiriye tahammülü olmayanlar günümüzde her şeyde olduğu gibi basını da yıldırma, sindirme, etkisizleştirme yoluyla dizayn etmeye çalışırlar. Halbuki bugün kızdıkları, yazdıklarına tahammül edemedikleri gazetecilerin ve basının, bir gün onların da kurtarıcısı olacaklarını unutmamalıdırlar.
Hatırlarız ki, çok partili siyasi hayata geçtikten sonra tek başına iktidar olan Demokrat Parti ve onun yöneticileri de o yıllarda basını dizayn etme, basına sansür koyma gibi, kendinden olan olmayan düşüncesiyle basını bölmüş, basını birbirine kırdırmıştı.
Hatta yine anımsarız ki, Demokrat Parti döneminde, gazete kâğıdı tahsisi ve örtülü ödenekten ayrılan paralarla iktidarı destekledikleri için muhalefet partileri tarafından “besleme basın” olarak adlandırılan gazeteci ve gazeteler vardı.
Örneğin Demokrat Parti iktidarını desteklemek için o devirde Başbakan Adnan Menderes’e ünlü bir yazarın özetle “Adnan Bey, Ankara’da rutubetli bir evde yapayalnız sırtımdaki paltonun lime lime olmuş haliyle perişan bir vaziyetteyim, desteğiniz ve yardımınıza ihtiyacım var, bana vereceğiniz bir miktar para karşılığı olarak ben de sizi ve iktidarınızı yazacağımı ve destekleyeceğimi bilmenizi isterim” şeklinde mektup yazdığını kendi yayınladığı dergide açıklamıştı.
Şimdi günümüze gelecek olursak, ne yazık ki buna benzer istenmeyen olaylar yaşanmaktadır. Bilmem ne gazetesindeki kendisini köşe yazarı sayan tutma ve besleme birileri iktidara yakınlık gösterip diğer gazetelerdeki köşe yazarlarını ihbar edip jurnalleyerek, hedef göstererek meslektaşlarına ihanet etmektedir. Bu durum, ne gazetecilikle bağdaşır ne de insanlıkla.
Dilemeyiz ama bir gün bu tür muhbir gazeteci geçinenlerin de başına aynı şey gelmesin.
Meslektaşlarının başına gelenleri sinsi sinsi seyredip gülmek ne insanlıkla bağdaşır ne de Müslümanlıkla. “Allah bir” diyen bir insan, başkasının canının yanmasını ister mi? İnsan olan biraz Allah’tan korkar. Gün olur devran döner. Keser döner sap döner.
Ne yazık ki mesleğim adına utanç duyarak ifade ediyorum ki; Kırşehir’de de medyacı geçinen, medyacılıkla ilgisi olmayan, işi gücü ihale takip etmek olan, telefon ve e-maillerle tehdit ve şantajlarla geçimini temin etmeye çalışan haramzadeler var. Bunların topuna lanet olsun. Bunlar her devirde türeyen, yalaka, sahtekâr, dolandırıcı, Vali’yi, Belediye Başkanı’nı, işadamlarını gazeteye benzemeyen paçavralarıyla köşe dönmenin yollarını arıyorlar. Çünkü onlar da biliyorlar ki Kırşehir’de bunun pek çok örnekleri var…
Gündüzleri sokağa çıkamayan, geceleri meyhane bekleyen soytarılara değer verenlere de lanet olsun!
Ülkede ne iktidarlar geldi geçti. Ne siyasetçiler geldi geçti. Herkes yaptıkları güzel eserleriyle, hizmetleriyle, zulümleriyle anılmıyor mu? Bu millet yaşananları unutmayacaktır ve unutmamalıdır.
Ahmet Hakan’a saldıranlar aslında kendi analarına kendi babalarına saldırdılar. Kendi çocuklarına saldırdılar. Özgürlüklerine saldırdılar. Geleceklerine saldırdılar. Demokrasiye saldırdılar. Halbuki onların da özgürlüğe ve demokrasiye bir su kadar, bir hava kadar ihtiyaçlarının olduklarını unutmamaları gerekirdi.
Diliyoruz ve arzu ediyoruz ki, iktidar da muhalefet de artık bir uzlaşma, bir kaynaşma ortamı yaratmalıdır. İktidar her şeye tepkili, her şeye alıngan; muhalefet her şeye karamsar, her şeye karşı anlayışından vazgeçmelidirler. Zira ülkemizde yaşanan siyasi olaylar, basına yönelik baskılar, ülkenin doğu ve güneydoğusunda yaşanan olaylar, artık bıçağın kemiğe dayandığını, tuzun koktuğunu ortaya koyuyor.
Unutulmamalıdır ki, basın demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Özgür ve bağımsız basının olmadığı bir ülkede demokrasiden de söz edilemez.