Nurlu, feyizli, mübarek Ramazanı Şerif ayı ile midelerimiz bir parça toparlandı ama çarşılarımız perme perişan. 1998’de geldiğim bu şehir zaman içinde çok değişmiş. Sokakları oruç yiyenlerle dolu şimdi. Çay ocakları, kahvehaneler, lokantalar gün boyu müşteri ağırlıyor. Oruca, oruç tutanlara saygıdan söz etmek akla ziyan. Oysaki Kırşehir’e geldiğim o ilk yıllarda sokaklarda ne açık lokanta, ne de aleni olarak oruç yiyene rastlardınız. Bir keresinde Şengül Çetinkaya Teyzeme iftara gittiğim Hukukçular Apartmanı’nın girişinde elindeki sigarayı saklamaya çalışan Eskişehirli bir öğrenciyle karşılaşmıştım da yüzündeki mahcubiyet hala gözlerimin önünde! Oruç yiyenin de bir raconu vardı o dönemlerde!

Geçenlerde Naima bacıma davetliydim. İftara yarım saat kala beni almaya gelen yeğenim Elanur ile dükkânı kapattık, çıktık. Eli boş gidilmez gidilen yere der büyüklerimiz. Bir şeyler almak istedim. Dayı komşumuzdan alalım önerisinde bulundu. Yeğenimin bu âlicenap-kalender tavrı beni çok mutlu etti. Ramazanın ruhu budur. İnsanın komşusunu, memleketini, insanını daha fazla düşünmesi ve bu konuda pratik-somut bir şeyler yapması gerekir! Birbirimize sahip çıkmak, birbirimizi korumak, ötekiyle-berikiyle gönül mesaimizi zirveye çıkartmak bu cümledendir. İçten içe yeğenime gıpta duygularıyla baktım, böylesine iyi yürekli insanların sayısının çoğalması için de dualar ettim.

Elanur’un sözünü ettiği bakkalın kapısından içeri girdiğimizde bakkalcının elinde sigarayla bizi karşılaması midemi bulandırdı. Hem de iftara on dakika kala! Bakkaldan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum, Elanur’un yüzündeki mahcubiyet ise cabası. Yeğenim Peygamberimize Mektup Yarışmasında derece alacak kadar dini hassasiyeti olan biri. Bakkalcının bu hali daha önce gözünden kaçmış olacak ki, “Oruç yemek ayrı bir şey; oruca, oruçluya saygısızlık ayrı bir şey!” diye söylendi durdu eve varana kadar.

Burası, şair ve ozan Şemsi Yastıman’ın “Uğruna kafamı gözümü yarmak istiyom” dediği bizim memleketimiz, bunlar da bizim insanımız, Anadolu insanı! Rahmetli anneannem Fatemâle, “Oruç ayında kokusu komşuya kaçacak yemekler yapmamak lazım. Kokusu komşuya gider de farkında olmadan kul hakkına gireriz”, derdi. İnceliğe bakar mısınız? Biz bu iklimin insanıyız, bu insanların dizinin dibinde büyüdük. Ne ara bu hale döndük bilmiyorum ama 90’lı yılların ilk çeyreğinde İstanbul’da şahit olduğum bir olayı paylaşmak isterim. Hala var mı bilmiyorum İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir televizyon kanalı vardı o zamanlar. Ramazan ayında Sultanahmet tuvaletlerinden birinde sigara içen bir Alman yakalanmıştı kameralara. Ekranda soruyorlar. Neden tuvalet diye? Cevap çok güzel:

“Müslümanların kutsal ayındayız! Onlar oruçludurlar. Saygısızlık etmek istemem!” diyor.

Dikkatinizi çekerim bu bir Alman, bir gayri Müslim, bir Hans, Müslüman değil yani!

Peki, sana ne oldu Hasan kardeşim? Ecdadının kemiklerini sızlatmak reva mı? Ağzı açıldığında saygıdan, edepten, kul hakkından söz eden sen Hasan kardeşim, ne oldu sana söyler misin? Hanstaki ince ruhluluğu görüyor musun? Mehmet Akif hangi olaya şahit olduktan sonra mırıldanmış bilmiyorum ama ne güzel ifade etmiş:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Âdem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile!” diyor. Biz önce insanız, sonra Müslüman! Hans’ın yaptığı bu işte. İnsanlığını konuşturuyor. Hans kadar insan bile olamadık! Makberdekilerin hikâyelerine yeni hikâyeler eklememiz lazım yoksa hazıra hazine dayanmaz!

Sözün özü halimiz pek içaçıcı değil. Orucu yaşamalıyız. İçselleştirmeliyiz. Kendimizi aç bırakmamalıyız çünkü oruç kalmak değildir. Oruç bir kalkandır. Ötekini-berikini düşünme vesilesidir. Duygusal bağ kurma, empati ayıdır. Sevabını sadece Allah’ın takdir ettiği bir ibadettir. Mahşer Günü defterler kontrol edildiğinde yazılıdan-vizeden-finalden düşük not aldım diyenlere Rabbimizin bolca vereceği kurtarıcı bir sözlü-kanaat notudur. Hakkı verilerek tutulan oruçlara ihtiyacımız var.

Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Sultan Ahmet tramvay durağında Nurettin Topçu ile karşılaşır. Hal hatır faslından sonra Zaim Hoca moral olsun diye:

“Hocam hiç yaşlanmamışsınız!” der. Nurettin Topçu’nun suratı asılır. “Yaa, öyle mi? Hâlbuki her yaşın hakkını vermek gerekir. Demek ki biz yaşımızın hakkını verememişiz” der.

Büyükler böyle ince eleyip sık dokurlardı. Her şeyin hakkını vermeliyiz. Faydası görülen ibadetler hakkı verilerek yapılan ibadetlerdir. Yoksa aç bırakmaktan başka bir işe yaramayacak oruçlarımız.

Büyüklerden söz etmişken bir büyüğümüzden, Arif Nihat Asya’dan bir anekdot geldi aklıma. Malatya’da öğretmenlik yaptığı yıllarda Türkiye’yi bir mini etek furyası sarmış. Giyen giymeyen herkesin dilinde mini etek cümleleri. Arif Nihat Asya’ya da mini hakkında soruyorlar. Üstad şairane bir cevap verir:

Onlar diyorlar mini etek / Ben diyorum hani etek?”

Sahi, “Hani etek?” diyenler “Hani oruç?” deseler ne cevap veririz?

Unutmayalım ki, hakkı verilerek tutulmayan her oruç bir “mini etek” hükmündedir.

Mini Etek” ne kadar “tesettür” yerine geçerse, tuttuğumuz oruçlarda o kadar ibadet yerine geçer vesselam.