Değerli okuyucularım,
Hepinizi saygı, sevgi ve dualarımla selamlıyorum.
İnsanlık tarihi boyunca en çok dillendirilen kavramlardan bazıları hak, adalet ve doğruluk olmuştur. Ancak bu kavramları konuşmakla onları hayatımıza hâkim kılmak arasında büyük bir fark vardır. Haktan, adaletten ve doğrudan söz etmek kolaydır. Zor olan ise bunları kendi çıkarlarımıza ters düştüğünde de savunabilmektir. Bugün toplumun en büyük sorunlarından biri, insanların adaleti bir ilke olarak değil, kendilerine hizmet ettiği sürece değerli görmeleridir. Çünkü gerçek karakter, insanın işine gelen durumlarda değil; bedel ödemesi gerektiğinde ortaya çıkar.
Bir haksızlık bize dokunmadığında sessiz kalıyor, hatta çoğu zaman görmezden geliyoruz. Aynı haksızlık bize yöneldiğinde ise en yüksek sesle adalet talep eden biz oluyoruz. Oysa adalet, kişiye göre değişen bir kavram değildir. Adalet, dostumuza uygulandığında da rakibimize uygulandığında da aynı kararlılıkla savunulmalıdır. Aksi hâlde savunduğumuz şey adalet değil, sadece kendi konforumuz ve çıkarlarımızdır.
Ne yazık ki birçok insan için adalet, evrensel bir değer olmaktan çıkmış, çıkarlarını koruyan bir araç hâline gelmiştir. Kendi düşüncesinden olana yapılan yanlışı büyütenler, aynı yanlışı başkasına yapıldığında susmayı tercih etmektedir. Kendi hakkı çiğnendiğinde öfkeye kapılanlar, başkasının hakkı gasp edildiğinde kayıtsız kalabilmektedir. Bu tutumun adı adalet değildir; bu, düpedüz çıkarcılıktır.
Daha da düşündürücü olan ise insanların çoğu zaman bu çelişkinin farkında bile olmamasıdır. Adaleti savunduğunu düşünen birçok kişi, gerçekte yalnızca kendi tarafının haklarını savunmaktadır. Oysa adaletin en büyük sınavı, sevmediğimiz insanlar için de aynı hakkı isteyebilmektir. İşte bu noktada vicdan ile çıkar arasındaki çizgi belirginleşir. Adalet, sadece dostlarımız için istediğimiz değil; karşıt görüşteki insanlar için de talep ettiğimiz zaman gerçek anlamını bulur.
Gerçek adalet taraf seçmez. Kimliği, inancı, siyasi görüşü, makamı veya serveti ne olursa olsun herkese aynı ölçüyü uygulamayı gerektirir. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde ise ne huzur ne de toplumsal barış mümkündür. Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar değil, insanların adalet duygusuna olan inancıdır. Bu inanç sarsıldığında, birlikte yaşama kültürü de zarar görmeye başlar.
Bugün kendimize şu soruyu dürüstçe sormamız gerekiyor: Biz gerçekten adaletin mi tarafındayız, yoksa sadece işimize gelen adaletin mi? Eğer haksızlığa yalnızca bize dokunduğunda tepki veriyorsak, savunduğumuz şey adalet değil, kendi menfaatimizdir. Çünkü adalet, kişisel çıkarların başladığı yerde sona eren bir değer değildir; tam tersine, çıkarlarımızla çatıştığında da savunulabildiği ölçüde anlam kazanır.
Adalet; güçlüye karşı zayıfı, çoğunluğa karşı azınlığı, bize yakın olana karşı uzak olanı da koruyabildiği zaman anlam kazanır. Çünkü adalet, sadece kendimiz için istediğimiz değil, herkes için talep ettiğimiz ölçüde adalettir.
Unutulmamalıdır ki bir toplumun büyüklüğü; zenginliğiyle, gücüyle veya kalabalıklığıyla değil, haklıya hakkını teslim edebilme ve haksızın karşısında durabilme cesaretiyle ölçülür. Adaletin olmadığı yerde geçici kazançlar olabilir; ancak kalıcı huzur, güven ve kardeşlik asla olmaz.
Bugün her birimizin aynaya bakıp kendimize şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben gerçekten adaletin yanında mıyım, yoksa yalnızca bana fayda sağladığı sürece mi adaleti savunuyorum?” Bu soruya vereceğimiz samimi cevap, sadece bireysel karakterimizi değil, toplum olarak geleceğimizi de belirleyecektir.
Vesselam.