2019 ya da 2021’in yazıydı. Terme Caddesine henüz taşındığım yıllardı. Dışarıda tatlı, serin ve güneşli bir hava vardı. Sokak şiir gibiydi. Derin anlamları gözlerinde saklı bir kalp şiiri. Bir kalbi kovalayan ve bir kalbin köşesinde kendine yer bulmaya çalışan mısralar havada uçuşuyordu.
Her zamanki yerimde oturuyordum ve elimde kitap duruyordu. Okuyup okumadığımı hatırlamıyorum. Uzakları, çocukluğumun geçtiği dağları, dağ yollarını düşünüyordum muhtemelen ya da şehirde kaybettiğim ve bir daha bulamadığım romantik yanlarımı. Bir şeyler düşünüyordum ya da düşlüyordum. Fiziki olarak değil ruhsal olarak kendimin çok uzağındaydım. Nereye yakındım, nereye doğru yol alıyordum bilmiyorum. Ama şundan eminim: Önümde kitaplar, aklımda oralar ve pastoral manzaralar vardı.
Yanımda Orhan Veli, Cahit Külebi, Faruk Nafiz yoktu. Yalnızdım. Akşam da değildi. Yıldız, mehtap, deniz, martılar, günbatımı yoktu, çocuk sesleri de yoktu. Rüyada değildim, uyanıktım ve ayıktım.
Kapı açıldı. Otuzuna ayak basmamış bir şiir girdi içeriye. Ardından dağ rüzgârları, ceylanlar, gül kokusu, fesleğenler, şairler, ozanlar, hikâyeler girdi. Oralarda, uzaklarda kalmış tüm yanlarım, yıllarım, rüyalarım, hülyalarım, kitap sayfalarında arayıp da bulamadığım dualarım, temennilerim girdi. Anamın kokusu sardı her yanı. Gülücükler, tebessümler, kelebekler sardı dört bir yanımı. Ne zaman bir şiirle, dağ rüzgârıyla karşılaşsam hep böyle olurum, hep böyle sütbeyazı bir mavilik sarar beni!
Sağa sola bakındıktan sonra geldiği gibi çıktı. Dünya kelamına izin vermeden, münzevi bir derviş gibi… Gözleri var görmeyen, kulakları var işitmeyen, ağzı var konuşmayan bir derviş. Çıkmasıyla geri dönmesi bir oldu. Sesini duymamıştım. Saçları zeytin karası değildi, gözleri gibiydi bakışları. İçten ve huzur doluydu. Ne yeşildi ne kehribar; ne maviydi ne gri; ne yapraktı ne yosun, ne ben gibiydi ne sen; sararmış pastoral bir dağ evi gibiydi. Pencerelerinden uçuşan kuşların seyredildiği, masalların derlendiği, romanların, öykülerin hayat bulduğu bir dağ evi; bir dağ köylüsünün alnında birikmiş yorgunluk katresi, sevgi ve içtenlik busesi… Dudakları kıpırdar gibi oldu; şiir gibi, türkü gibi, aşk gibi kelimeler uçuştu ardın sıra:
“Çok dalgındım. Kendimde değildim, buralardan çok uzaklardaydım. Size haksızlık ettiğimi düşündüm. Bu duyarsızlığı hak etmiyorsunuz. Hayırlı işler, bol kazançlar dilerim” dedi.
Hiç cevap vermedim. Sadece gülümsedim. “Farklı olmak güzeldir”, dedim içimden. Hikâyeler, öyküler, şiirler, tınılar farklı olduğu müddetçe yaşar, yarına kalır, gönüllerde kalır insan. Gönüllerde kalan ölmez çünkü. Ne mutlu gönüllerde kalanlara, gönüllerde kendilerine yer bulanlara… Tüm çabamız, gayretimiz bu değil midir; bir gönülde kalmak, bir gönüle yaslanmak, bir gönüle sahip olmak, bir gönül olmak!
Gönül deyip de geçme, tanrının yere göğe sığmayıp da, sığdığı yerdir gönül! Bazen bir saç teli, bir ses bir nağme, bir bakış, bir eda, bir koku ya da kazara bir dokunuş… Nasıl, nerden geleceği belli olmaz gönül daveti… Gönül daveti, gönül gibi gizli, gizemli ve efsûnkârdır. Gelir, ya alır gider ya da bırakır gider. İkisi de aynıdır; rüzgâr gibidir vardır ama yoktur; yoktur ama vardır. Görünmez ama bilinir; bilinmez ama acıtır; acıtır ama kanatmaz. Kanatmayan bir kılıç yarasıdır gönül!
Göçler yola dizilir gider, mevsimler eskir, ay doğar, güneş batar, zaman bir bulut katarı gibi dağ dağ uzaklaşır, denizler, göller, nehirler kaybolur ama o hep aynı yerde ilk günkü saffetiyle canlı, dinamik ve artan, çoğalan, yenilmeyen bir eda ile… Sarılır, kucaklar, küllerinden dirilerek yoluna devam eder. İşte bunun adı sevdadır. İnsanı güçlü, yenilmez ve ayrıcalıklı kılan duygu.
Sahaf yazısını görünce şansını denemek istemiş, içeri girmiş. Uzun yıllardır aradığı bir kitap var. Çocukluğunun kitabı; ilk göz ağrısı, ilk aşkı! Kütüphanesini onsuz eksik, tamamlanmamış bir şarkı gibi, bir şiir gibi hissediyormuş… Kütüphanesini tamamlarsak minnettar kalacakmış! Kapıyı açması, sonra tekrar çıkması o cümleden. Ta Antalya’dan, Konyaltı’dan gelmiş.
Arayıp bulamadığı çocukluk aşkı yazar Astrıd Lındgren’in Uzunçorap Korsan kitabı.
Uzun zaman sonra İstanbul Aslıhan Kitapçılar Çarşısı’nda karşılaştık Uzunçorap Korsan ile. Çok yaşlı değildi ama yorgundu. 1979 doğumluydu. Dolunay’ı aradım müjde vermek istedim ama bir türlü ulaşamadım. Şansımı çok denememe rağmen Uzunçorap Korsan’ın müjdesini veremedim Dolunay’a.
Dolunay yoktu ortalarda. Uzunçorap Korsan’ı unutmuştu anlaşılan. Ama vazgeçmeyecektim, Dolunay’ı mutlaka bulacaktım. Onunla kahve sözümüz vardı çünkü. Bir ikindi üzeri Uzunçorap Korsan ile birlikte Dolunay’ı aramaya çıktık. Elimizde ondan hatıra pusula ile;
“Diyelim ki kasabaya bir yabancı geldi” cümlesiyle başlıyordu satırlar. “Gelmişken kasabayı gezip görmek istiyor yabancı ama yolunu şaşırıyor ve kenar mahallelerin birinde bir köşkün kapısında buluyor kendini!” Bütün sesler kesiliyor ve ışıklar sönüyor. Her taraf karanlığa bürünüyor. Karanlık çok sert ve haşin. Uzun bir gecenin eşiğinde olduğumu hissediyorum.
Cacabey Camiî ile Lale Camii’nin ortasında bir yerdeyim. Telefonum çalıyor. İnce, zarif ama hüzünlü bir ses!
“Hocam kusura bakmayın. Dolunay’ın kitabını bulmuşsunuz çok saolun. İbanınızı atabilirseniz paranızı gönderelim Dolunay’ı bir ay kadar oldu trafik kazasında kaybettik, ben kardeşi… “
Kıpırdadı dudaklarım. Ölmek bu kadar kolay mıydı Dolunay diyebildim sadece. Konuşamadım, ölüler konuşamaz çünkü!
