Çağ değişiyor, mevsimler değişiyor.
Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
İnsanlık uçan otomobilleri konuşuyor, yapay zekânın geleceğini tartışıyor, uzayın derinliklerine ulaşmanın yollarını arıyor.
Dünya küçülüyor.
Bilgi sınır tanımıyor.
İnsanlık, yüzyıllardır hayal ettiği birçok şeyi gerçeğe dönüştürüyor.
Kısacası dünya değişiyor.
Ama ne yazık ki bazı zihniyetler değişmiyor.
Hatta değişen dünyanın gerisinde kalmakla yetinmeyip insanlığı da geçmişin karanlığına sürüklemeye çalışıyorlar.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
DİN Mİ, TAASSUP MU?
Siyasal İslamı bir yönetim aracına dönüştüren, dini kendi siyasi ve toplumsal amaçları için kullanan Taliban zihniyeti bunun en acı örneklerinden biridir.
İnsanlara bu dünyada düzen, ahirette ise cennet vaat edenler; önce insanın özgürlüğünü, sonra aklını, en sonunda da geleceğini elinden alıyorlar.
Milyarlarca Müslümanın yaşadığı coğrafyalarda bunun acı sonuçlarını görüyoruz.
Bilimden uzaklaşmanın, özgür düşünceyi bastırmanın, kadınları ve gençleri toplumun dışına itmenin, aklı ve sorgulamayı günah saymanın bedelini yine Müslümanlar ödüyor.
Dünya ilerlerken onlar insanlarını yoksulluğa, cehalete ve çaresizliğe mahkûm ediyor.
Sonra da bütün bunların adına “din” diyorlar.
Oysa din adına yapılan zulüm, dine hizmet etmez.
Tam tersine, dine yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.
AKIL DÜŞMANLIĞI
İslamiyet’i yalnızca sakalda, şalvarda, cübbede ve görünüşte arayan; aklı, bilimi ve özgür düşünceyi düşman gören anlayışın en büyük zararı yine İslamiyet’e ve Müslümanlara dokunuyor.
Çünkü inanç, aklın karşısına dikildiğinde taassup doğar.
Taassup ise sorgulamayı yasaklar.
Sorgulamanın yasaklandığı yerde ise cehalet büyür.
Bilime kapalıdırlar.
Teknolojiyi bir gün “şeytan icadı” diyerek reddeder, ertesi gün aynı teknolojinin bütün imkânlarından yararlanırlar.
Ama asıl çelişki bundan daha büyüktür.
Batı’nın ürettiği televizyonu, bilgisayarı ve telefonu kullanmakta sakınca görmezler.
Fakat yine bilimin ve teknolojinin ürünü olan silahları, bombaları ve savaş araçlarını insan öldürmek için kullanmaktan da çekinmezler.
Bilime karşı olup bilimin ürettiği silahla savaşmak…
Bunun adını vicdan sahibi insanlar nasıl koymalı?
Buradaki çelişkiyi görmek için filozof olmaya gerek yok.
EN AĞIR BEDELİ KİM ÖDÜYOR?
Üstelik bu anlayışın bedelini yalnızca başkaları ödemiyor.
Milyonlarca Müslüman, yine Müslümanların birbirine uyguladığı şiddet ve zulüm nedeniyle doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalıyor.
Denizlere açılan derme çatma teknelerde insanlar hayatlarını kaybediyor.
Sınır kapılarında çocuklar, kadınlar ve yaşlılar çaresizce bekliyor.
Mülteci kamplarında bir hayat kurmaya çalışan milyonlarca insan, aslında kendi topraklarında yaşayabilmek için mücadele ediyor.
Ve insanlığın karşısında hâlâ aynı soru duruyor:
Bir insanı din adına öldürmek gerçekten dine hizmet etmek midir?
Bir çocuğun ölümüne sebep olan bomba hangi ayetin hükmüdür?
Bir insanı doğduğu topraklardan kaçmak zorunda bırakan zulüm hangi inancın emridir?
Bir kadının eğitim hakkını elinden almak hangi adalet anlayışının sonucudur?
Bunların cevabını vermeden “din” demek kolaydır.
Zor olan, din adına yapılanların gerçekten dinin özüyle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamaktır.
TARİH BİZE YETERİNCE DERS VERMEDİ Mİ?
Tarih, Müslümanların birbirlerine uyguladığı zulümlerle de doludur.
İktidar uğruna yapılan mücadeleler, mezhep kavgaları, siyasi hesaplaşmalar ve dinin siyasete alet edilmesi…
Bütün bunların sonunda kazanan çoğu zaman insanlık olmadı.
Ne acıdır ki insanlık, ders alınmadığı sürece aynı tarihi yeniden yazmaya devam ediyor.
Oysa bugün dünyanın ihtiyacı daha fazla nefret değil.
Daha fazla savaş değil.
Daha fazla taassup hiç değil.
Bugün insanlığın ihtiyacı daha fazla akıl, daha fazla bilim, daha fazla adalet ve daha fazla vicdandır.
Çünkü bilim insanlığın ortak değeridir.
Akıl insanlığın ortak mirasıdır.
Adalet ise herhangi bir dinin, milletin veya ideolojinin tekelinde değildir.
SON SÖZ
Çağ değişiyor.
Dünya değişiyor.
Teknoloji değişiyor.
İnsanlık değişiyor.
Fakat bazıları hâlâ insanları geçmişin korkularıyla yönetmeye, sorgulamayı günah saymaya ve cehaleti kutsamaya çalışıyor.
İşte gerçek tehlike budur.
Çünkü insanı karanlıkta tutmanın en kolay yolu, ona ışığın günah olduğunu söylemektir.
Değişmeyen tek gerçek şudur: İnsan, kendi cehaletinden kurtulmadıkça hiçbir çağ gerçekten aydınlanmış sayılmaz.
Ve unutmayalım:
Din aklın düşmanı değildir.
Bilim inancın düşmanı değildir.
Sorgulamak günah değildir.
Adalet ise herkes içindir.
Çağımızın gerçek meselesi, kimin daha çok bağırdığı değil;
kimin insanı, aklı ve vicdanı savunduğudur.
Daha gerçek demokrasiyi bile beceremediler.
Neden acaba?