Şu zenginlik denen şey, kapıya konacak bir illet değil. Laf olsun diye söylemiyorum, kendimden biliyorum.

Paran, malın, mülkün var mı derdin var. Arsaların beyannamesi, dairelerin emlak vergisi, arabanın sigortası, motorlu taşıtlar vergisi, işgal ettiğimiz yerlerin ecrimisili, kiracıların ödemeleri aksatması… Hele para işi tümden dert. Fondaki yatırımlar temerrüde mi düşecek, borsa patlayacak mı, hisse senetlerinin hâli nolacak?

Fakirlik öyle mi? Alırsın 23 bin 552 lira emekli maaşını veya 28 bin 75 lira 50 kuruş asgari ücretini, bir de eşinin maaşı varsa mis gibi. Kredi kartını ödersin, elektriği, doğalgazı, suyu, telefonu ödersin. Ne kaldıysa geriye yaparsın planını, ay başına kadar kafan rahat gül gibi geçinir gidersin. Ne beyannameyle, ne vergiyle, ne kiracıyla başın ağrımaz. Portföy şirketleri işleme mi kapatılmış, fonlar tasfiye mi edilmiş, borsa çakılmış mı, boş ver gitsin. Elle gelen düğün bayram der, azıcık aşım ağrımaz başım hesabı keyfine bakarsın. Zaten Peygamber efendimiz de fakirdi. Fakirleri de çok severdi.

Geçen akşam uzun uzun düşündüm. Bu kadar mal mülk, arabalar, söylemesi ayıp, dövizler, yatırım fonları… Biriktir, biriktir nereye kadar. İnanın biriktirme hastalığı bir bulaşınca, insan bir başka cimrileşiyor. Eksilmesin diye tek kuruş harcamaya insanın eli varmıyor. Hani derler ya “Zengini dövme, ceketini yırt” diye, aynen öyle, aman mala mülke bir şey olmasın diye bir harcarken bin düşünüyorsun. Fakirliğin gözünü seveyim, cebinde 3 kuruşun varsa kendine de harcarsın, eşine dostuna da. Yoksa zaten olmayınca harcama derdin de olmuyor, mecburi durumlarda borç harç idare ediyorsun.

Neyse. “Biriktir, biriktir nereye kadar” demiştim ya kendime… Bu konuda kendimi çok haklı gördüm. “Bu kadar mal, mülk, para bize hayatımız boyunca krallar gibi yaşamaya yeter de gelecek nesillere de kalır, harcamayla bitmeyecek parayı körüne mi götüreceksin” dedim yine kendime. Bir kez daha kendimle aynı fikirdeydim hatta bu sefer kendimi takdir de ettim. Zaten bir taraftan kazanmaya devam edeceğiz nasıl olsa. Arkamızda girişimciye her türlü desteği sağlayan dağ gibi devletimiz var. Bize her türlü kolaylığı sağlayan işçi sendikaları da oldukça sırtımız yere gelmez.

Yarın sabah kalkınca, ilk iş olarak dünyanın en pahalı yiyeceklerini almakla işe başlarım. Tüm ev eşyalarını, gardırobumuzu yenilerim. Ardından hanımla tam teşekküllü bir hastanede check-up’tan geçeriz. Sonra dünyanın en pahalı tatil bölgesinde uzun bir tatil… Oh be işte yaşamak bu.

Sabah kalktım. Düşüncemi tane tane hanıma açıklamaya başladım. Küçük bir yan bakış, o kadar. Çatıda anteni dönmüş eski siyah beyaz tüplü televizyonlar gibi ne ses, ne görüntü, arkasını dönüp mutfağa yöneldi. Ama azimliyim anlatmaya. Alışverişe yiyecekten başlayacağım için elimde telefon en pahalı olanları aramaya başladım. Buldukça da mutfağa doğru bağırıp sesimi duyurmaya çalıştım. Yüksek sesle “Mersin’de 2 bin 500 metre yükseklikteki mağarada yetişen Centauri Honey adlı bir bal varmış. Kilosu 10 bin Euro. 2 kilo sipariş veriyoruuuuum”.

Hanım mutfaktan başını uzatıp, tek kelimeyle cevap verdi: “Tehoooooo”.

Biraz şevkim kırılır gibi oldu ama pes etmedim. “Baak, şişesi bin dolara İtalyan modena balzamik sirkesi buldum, akşama güzel bir salata yaparız.”

Hanım, yanıma doğru geldi, öyle bir bakış fırlattı ki, bir an duraksadım. Ama cümlemi bitirmem lazım: “Fransa’da Liber Pater şarabı varmış. 30 bin Euro. 2 tane de ondan alayım mı?”.

Hanım gözünü tavana dikti. Sanki çatıdaki kediye eliyle işaret eder gibi “in aşağı, in aşağı” deyince alınmadım değil hani. Bana fazla yükseklerden uçtun dediğini anlamayacak kadar da ahmak değiliz yani. Bu kadar acımasız kurtlar sofrasında dimdik bugüne kadar ayakta kaldıysak, herhalde biraz da bizim leb demeden Çorum’u anlayacak kadar yüksek algı kapasitemizdendir.

Neyse “in aşağı” lafından sonra hakikaten biraz aşağı inmenin doğru olacağını fark ettim. “O zaman gidip, hiç olmazsa kilosu bin dolardan 1 kilo, yüzde 60 eşek sütü, yüzde 40 keçi sütünden yapılmış Sırbistan Pule peyniri, 1 kilo Anzer balıyla yarım kilo da pastırma alıp geleyim” dedim.

Hanım bu defa bana gözlerinden ateş çıkartır gibi bakarak “Eeee yeter artık sabah sabah. Bu neyin eğlencesi böyle? Hadi git 2 ekmekle 10’lu bir yumurta al gel de kahvaltı yapalım. Yumurtayı ‘M’ sınıfı (58-61 gr) al, daha ucuz oluyor” diye bayağı yüksek bir desibelde beni haşlayarak konuşmayı net biçimde noktaladı.

Ben markete doğru gitmeye hazırlanırken hanım hâlâ söyleniyordu: “Memleket elden gitmiş. 86 milyon vatandaşın cebinden bir gecede 188 tır parayı buharlaştırmışlar. 850 milyar lirayı bir avuç uyanık çarpmış, sen hâlâ ‘aslı yok yaylasında 5 yüz koyunum var’ türküsü söylüyorsun.”

“İyi de ben ne yapabilirim?”

“Herkes aynı şeyi söylüyor. Ben n’apıyım, ben n’apıyım… Kimse üzerine düşeni yapmıyor, başkasından bekliyor. Parti var, dernek var, sendika var, sokak var, meydan var. Çıkalım yükseltelim sesimizi. Yok şu ‘evim’, yok bu ‘katılım’ diye ünlü sanatçılara reklam yaptırarak çarptıkları paraların hesabını sormazsak, böyle hayal âleminde kendimizi kandırıp dururuz. 128 milyar doları unuttuk, kur korumalı mevduattan giden yüz milyarlarca lirayı unuttuk, işte bu hale geldik. Bir yerde dur demezsek daha çooook ağlar, sızlanırız”.

Bu sözlerin üstüne söylenecek söz yok. Ben de biliyorum da tüm bunları, işte bir günlüğüne şu stresten uzaklaşalım demiştim. İyice strese battım.

Oh şimdi özüme döndüm neyse ki. Fakirlik o kadar da kötü değilmiş, akşamdan beri kaçan keyfim yerine gelmeye başladı. Her ne kadar “Zengin isen ya bey derler ya paşa fukaraysan abdal derler, ya cingan haşa” diye türküler de yakılsa da, kimin ne dediğinin pek önemi yok, onların emeğine, alın terine selam durmak lazım. Peygamber efendimiz boşuna sevmemiş fakirleri. Biz de çok seviyoruz da tek derdimiz bir araya gelememeleri. İnşallah o da olacak.