25 Eylül 2012 tarihinde kaybettiğimiz yeri kolay kolay dolduramayacak Kırşehirli ünlü halk ozanımız, bozlakçımız, “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş’ın çok sevdiğim bir türküsü var, “Ah Yalan Dünya” diye… Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın, Bende gülemedim yalan dünyada Beni gönlümce mutlu mu sandın Ömrümü boş yere çalan dünyada. Ah yalan dünyada, yalan dünyada Yalandan yüzüme gülen dünyada Sen ağladın canım ben ise yandım Dünyayı gönlümce olacak sandım Boş yere aldandım, boş yere kandım İrengi gözümde solan dünyada Ah yalan dünyada yalan dünyada Yalandan yüzüme gülen dünyada… Çok anlamlı bir eser… Sık sık dinler ve sözleriyle duygusallaşır, dalar giderim.
25 Eylül 2012 tarihinde kaybettiğimiz yeri kolay kolay dolduramayacak Kırşehirli ünlü halk ozanımız, bozlakçımız, “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş’ın çok sevdiğim bir türküsü var, “Ah Yalan Dünya” diye…Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın,
Bende gülemedim yalan dünyada
Beni gönlümce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada.
Ah yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada
Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım, boş yere kandım
İrengi gözümde solan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada…
Çok anlamlı bir eser…
Sık sık dinler ve sözleriyle duygusallaşır, dalar giderim.
Dünyanın yalan olduğunu bilmeyenlerin defalarca dinleyip ders almalarını dilerim.
Gerçekten şu yaşadığımız dünyanın yalan olduğunu idrak edemeyen, üç kuruşluk menfaat için her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu yapanların çoğaldığı bir dönemi yaşıyoruz.
İnsanları mal, mülk hırsı bürümüş, eşini, dostunu, yakınlarını unutmuş, “benden sonrası tufan!” diyenler o kadar çoğaldı ki!..
Daha önce bu sütunlarda yazmıştım, Türkiye’nin en zengin işadamlarından Vehbi Koç’la ilgili bir anekdotu.
Kıssadan hissedir.
Bu dünyaya nasıl geldiysen öyle gidersin..
Bu anekdotu, mal-mülk ve para için birbirlerinin kuyusunu kazanlara, şu üç günlük ömürde gözünü hırs bürümüş, vefasız insanlara, bir örnek olur belki diye yeniden yazmak istiyorum.
Rahmetli Vehbi Koç’la ilgili çok hikâye anlatılır. Ne kadarı gerçek ne kadarı yakıştırma, tam olarak bilemeyiz ama ona atıf edilenlerde daima ders alınacak bir pay vardır. Her zaman ilginç bir gerçeğe parmak basmıştır, yaptıkları ve söyledikleri ile.
Allah toprağını bol etsin Türkiye’nin sanayileşmesi ve gelişmesi için her şeyini ortaya koymuş, yüzbinlerce, belki de milyonlarca insana iş ve aş vermiş Vehbi Bey, son günlerinde oğlu Rahmi Koç'u yanına çağırarak iki mektup verir.
"Birincisini ben ölünce hemen aç, ikincisini dara düşmeyince, kararsız kalmayıncaya kadar açma" der.
Günü, saati gelip vefat edince, Rahmi bey birinci mektubu hemen açıp, okur..
Tek bir satırlık nasihat yazılıdır.
”Beni çoraplarımla gömün.”
Olur mu, olmaz mı tartışması başlar. Hemen müftülerden, hocalardan görüş alınır.
”Dinimizde böyle bir şey olmaz, günah” derler.
Memleketin en önde gelen alimlerine danışılır.
”Çok büyük günah” cevabını alırlar.
Rahmi bey çaresiz kalır. Bir yandan babasının vasiyeti, diğer yandan alimlerin, müftülerin, hocaların İslâm dininde gömülme konusunda verdikleri fetvalar..
Babasının ikinci mektup için söyledikleri aklına gelir.
“Dara düşmeyince, kararsız kalmayıncaya kadar açma."
Rahmi Koç, hiçbir zaman bu kadar dara düşmemiş, çaresiz kalmamıştır. Bundan sonra da bu kadar dara düşüp, hiçbir konuda bu derece çaresiz kalamayacağını düşünür. Hemen ikinci mektubu açar.
Şunlar yazılıymış..
”Eh.. Oğlum, gördün işte. Bir çorabı bile insana bırakmazlar, diğer tarafa götürmene izin vermezler.”
Dünyadan giderken, bir çorap bile götürülemeyeceği gerçeğini Vehbi Bey, en büyük miras olarak varislerine bırakmıştır..
Rahmi Koç’un yaşamında daha mütevazılık göstermesi, babasının bıraktığı bu iki mektubu okuduktan sonra başlar..
Kıssadan hisse...
Koç bile bu dünyadan bir çorap dahi götüremediğine göre hangimiz götüreceğiz malı, mülkü, serveti, parayı?
Kırşehir’de böyle gözünü mal, mülk, para hırsı bürüyen, neredeyse yirmi dört saat parayla yatıp, parayla kalkan, tapuları üst üste koyup yeni bir tapu koymanın peşinde olan niceleri var.
Bunların dini imanı para ve mal olmuş! Hayır, hasenat nedir bilmezler!
Anasını, babasını, kardeşini, eşini dostunu kaybetmiş, Kırşehirlilerin kendilerine ne dediğini umursamayan bu tiplere diyecek bir şey bulamıyor, yollarının açık olmasını dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor ne yazık ki!
Kırşehir’de dost meclislerinde sık sık anlatılır, on evi olan bir hemşehrimizin altı çocuğu varmış. Gün olmuş, devran dönmüş bu hemşehrimiz vefat edip, aramızdan ayrılmış. Geride kalan altı çocuğu bir araya gelip mal paylaşımına çıkmış. Bir türlü paylaşamıyorlarmış, her gün bir araya geliyor, bir türlü paylaşımda ortak bir noktada anlaşamıyorlarmış. Evlatlarından birisi artık dayanamamış olmalı ki, “Ula p… baba yaptığını beğeniyor musun! Ha ne var iki tane daha ev alıp on ikiye çıkarsaydın da herkese iki ev düşseydi de biz de eşit olarak paylaşsaydık!” diye sitem etmiş!”
İşte böyle değmez bu kadar mal-mülk hırsına kapılmaya.
Gidin Aşıkpaşa Mezarlığı’na bir bakın. Nice mal-mülk, servet sahibi olan, mezarı bile yapılmayan, unutulup gidenleri…
Şunu unutmayalım ki para, mal, mülk, şan, şöhret, bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış ki bizlere kalacak.
İnsan ne kadar zengin, ne kadar güçlü olursa olsun er ya da geç bu yalan dünyadan göçüp gidecektir. Para, mal, mülk şöhret onu ölümü tatmaktan kurtaramayacaktır.
Bunun için hiç kimse bu yalan dünyaya bel bağlamamalı, dünyanın nimetlerine kendini kaptırmamalı, insan gibi yaşamalı, eşine, dostuna, çevresine, ülkesine ve milletine yararlı olup, geride hoş bir seda bırakmalı diye düşünüyorum.
Şu yalan dünyanın nimetleri için, üç kuruşluk menfaat için kırıp dökmenin hiç anlamı olmasa gerek.
Hepimiz biliyoruz, insanoğlunun vazgeçemediği ve çok değer verdiği mal, mülk, şöhret, makam, sağlık, güzellik, sevgi, dostluk vardır. Bütün bunlar Rabbimizin bize lütfettiği nimetlerden yalnızca bir kaçı. En büyük nimeti de herhalde başlı başına bir hazine olan insan hayatı. Günler, geceler birbirini kovalarken hiç farkında olmadan bir de bakıyorsunuz saçlar bembeyaz oluvermiş, bedeninizden çatlak sesler gelmeye başlamış. Artık dizlerde eski derman kalmamış, vücut kuvvetten düşmeye başlamış.
İşte geldik, işte gidiyoruz… Sağlığımızın gün ve gün bozulmaya başladığını görüyor, adeta haplarla ayakta kaldığımızı idrak ediyoruz.
Zaman durmuyor, ömür geçip gidiyor. Çünkü zaman satın alınması mümkün olmayan bir servettir. Zaman; başka güne aktaramayacağımız, o günün sonuna kadar kullanmak zorunda olduğumuz bir sermayedir. O kadar kıymetli bir servet ki ne parayla, ne altınla, ne inciyle, ne de mücevherle alınması mümkün değildir. Bunu hepimiz biliriz. Üstelik şu dünya hayatının sınırlı bir zaman dilimi olduğunu da biliriz. Ama nedense bunun gereklerini yapmadan da geri durmayız.
O zaman neyi bekliyoruz artık?
Şu yalan dünyada yaşarken, mutlu yaşamak ve yaşatmak varken kırıp dökmeye; mal, mülk, servet, şan, şöhret ve para için bu kadar hırs yapıp yapayalnız kalmaya?
Hepimizin amacı şu gök kubbede hoş bir seda bırakmaksa gerisi fasa fisodur bence…
Hem bu dünya hayatında hem de ebedi hayatında huzur ve saadeti yakalayabilmenin yarışı içinde olmak dileğiyle…
***
Biraz da gülelim!
Yanlış anladım
Adam otobanda normal hızla devam ederken birden arkasına bir polis arabası takılır. Adam bunu görür görmez hızını arttırır. O hızını arttırdıkça polis te kendi hızını arttırmış ve sirenlerini açmıştır.
Kısa süre sonra da anons yapar:
“Öndeki araç dur ve sağa çek hemen.”
Adam çaresiz durur. Polis yanına geldiğinde de, “stop lambalarından bir tanesi zayıf yanıyor ve ikaz etmek için durdurmak istedim seni. Ancak birden kaçmaya başladın neden?”
Adam hemen cevap verir:
“Yok memur bey yanlış anladınız. Benim karım 6 ay önce polisin biri ile kaçtı da. Ben de o polis karımı geri getiriyor sandım.”
***
Sevdiğim bir söz
“Biz sahip olduklarımızı az, sahip olmadıklarımızı çok düşünürüz.” Schüpenhaur