Kırşehir Aralık ayına soğuk ve karla girdi. Gerçi o eski karlar yok ya.
Kırşehir Aralık ayına soğuk ve karla girdi. Gerçi o eski karlar yok ya. Yine de şöyle bir savurttu, yüksek yerleri ağarttı o kadar.Zaten eski kışlar yok Kırşehir’de…
Çocukluğumuzda yarım metre kar yağardı, çığır açardık. Okula açılan çığırdan, lastik çizmelerle gider gelirdik. Şimdiki gibi servis araçları hiç yoktu. Herkes yarım saat, bir saat yürüyerek okula ancak ulaşabilirdi. Okullar hiç tatil olmazdı. Şimdi 3-5 santim kar yağıyor, okullar tatil ediliyor.
Çocuklarımızı öyle alıştırdık ki adeta pamuğa bürüyoruz. 500 metrelik, 1 kilometrelik okula ya servisle gönderiyoruz, ya da özel aracımızla götürüp getiriyoruz. Tıpkı benim gibi…
Yani çocuklarımızı el bebek, gül bebek yetiştiriyoruz. Buna rağmen, çocuklarımız her gün hasta… Ih deseler doktorun kapısına dayanıyoruz, başı ağrısa, azıcık ateşi çıksa hemen okula göndermiyoruz.
Şimdi ki gibi kaloriferli, doğalgazlı binalar da yoktu. Kerpiç damlarda, talaş, tezek, odun, kömür yanan küçük evlerde bütün kardeşlerin tek odada yatıp, tek odada kalktığı evlerde, yere yapılan yataklarda uyuyarak, büyüdük çoğumuz. O günler ne güzel günlerdi…
Bizim çocukluğumuz böyle geçti. Elektrik yoktu, gaz lambasında oturur, kalkar, dersimizi böyle bir ortamda yapardık. Giydiğimiz ayakkabı lastik, çantamız ağaçtan yapılmış sandık idi. Giydiğimiz naylon önlük ömürlüktü. Büyükten küçüğe intikal eder, ters düz edilerek 10-15 yıl giyilirdi.
Kırşehir’in Bağbaşı Mahallesi’nde, Dinekbağı’nda, Üçgöz’nde, Çukurçayır’da, Yenice’de ve diğer uzak mahallesinde oturan büyükler, öğrenciler her gün karda kışta, çamurda gider gelirdi. Çamaşırlar dışarıya kurulan ocaklarda kaynatılan suyla yıkanırdı. Ütüyü kimse bilmez, yere serilen yatakların altına konularak düzeltilirdi.
Yemekler kışın dışarıdaki ocakta, yazın sobada pişirilirdi.
Benim annem gibi bütün anneler neler çekti, ne sıkıntılar yaşadı. Bilen bilir. Zaten onlar hiç hayatı yaşamadılar ki…
Şimdi böyle mi?
Her çocuğun odası özel, çalışma masası, bilgisayarı, cep telefonu var. İnterneti var. Kıyafet sorunu yok, kırtasiye sorunu hiç yok. Neredeyse yaşları tutsa altlarına bir de son model araba alacağız.
Her evde otomatik çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, fırınlar, her şey daha kolay…
Özetle bundan 40-50 yıl önceki biz gençlerin yaşadıklarına bakıyorum, bir de bugünkü gençlerin yaşantısına…
Hey gidi günler hey diyorum…
Ama şunu anlıyorum ki bizler o yıllarda mutluyduk, gelecekten umutluyduk. Öğleye kadar okulda öğrenci, öğleden sonra bir işyerinde çıraktık…
Şimdi çocuklarımızı bir eli yağda, bir eli balda yetiştiriyoruz, ne onlar mutlu, ne de biz mutlu… Ne onlarda umut var, ne de bizlerde…
Her şey bol, hiçbir şeyin tadı yok…
Kış dedik, bunlar geldi benim aklıma…
Evet, nerede o eski günler…
Zor, sıkıntılı ancak mutlu günlerdi.
Bir çok kuşaktan ve farklı insanlardan duyduğum cümlelerin özü şu… O yıllarda daha sabırlıydık, o yıllarda daha manalıydı her şey, herkes daha manidar, daha bir düşünceli idi.
Kuşaklar, dönemler, çağlar değişiyor. “Eskiye özlem” değişmiyor.
Her kuşağın ve dönemin kendi “ruhu”var. Buna rağmen nasıl oluyor da hala her kuşak bir sonrakine “ah bizim gençlik yıllarımız” diyebiliyor.
“Var mı sizde o heyecan?” 1950 doğumlular 1970 doğumlulara söylerken, şimdi 1970 doğumlular 1990 doğumlulara söylüyor. Yani, 90’larda doğanlarda mı aynı şeyi söyleyecek bir gün? Bu böyle sürüp gidecek mi? İnsan soramadan edemiyor, nereye kadar? Teknoloji ilerlerken ya da bir çok gelişme olurken hayatlarımızda, yitip giden bir şeyler mi var acaba?
Bizim büyüdüğümüz yıllara bakıyorum, biz bizden öncekilere göre daha hazıra konmuştuk. Onlar zor elde edenlerdi. Tırmalayarak gelenlerdi.
Büyüdüğüm “önceki kuşak” hikâyelerine bakıyorum, onlardan öncekiler daha da zor koşullarda yaşamışlardı.
Zor elde edilen kıymetlidir ya, belki de meselenin özü budur. Biz ev telefonları ile büyüdük. Birini rastgele arayıp, kim çıkarsa onunla konuşma hikâyeleri tanıdıktı bize.
Dün gibi hatırlıyorum bizim gazetemiz “Kırşehir Çiğdem”in kurulduğu 1977’li yıllarda. Telefonumuz yoktu, dükkan komşusunun telefonunu yazmıştık gazetemizin künyesine…
Çünkü telefon ve numara almak için önce PTT’ye yazılmak, aylarca, hatta yıllarca beklemek gerekiyordu. Birkaç kez telefonla aranınca komşumuz ağzını yüzünü eğmeye başlayınca ağabeyim Şevket Güner hemen PTT’ye gitmiş tercihli telefona yazılarak --Tercihli diyorum, çünkü tercihli telefon normale göre iki-üç katıydı-- Hemen birkaç gün için de telefonumuzu almış, hem komşumuz, hem de biz kurtulmuştuk.
O yıllarca bin takla atılırdı bir dönem jetonlu telefonla konuşmak için. Bir önceki kuşak ise; telefonda neymiş, yolda karşılaştın mı randevulaşırsın, saatlerce beklersin, gelmiyor diye gitmezsin, bilirsin “gelir” diye anlatırlar hikayelerini.
Saatlerce beklemenin normal olduğu günlerden şimdi whatsapp mesaj programında yazmaya bile tahammül edilemeyen bir zamana geldik. Dakikalara tahammülü yok bir çok insanın, sesli mesaj özelliği eklenmiş bu yüzden. Tabiki zamanın bir ruhu var. Dur diyemeyiz hayatımızdaki gelişmelere, dememeliyiz de.
Yine de zaman değişse de, bazı değerler ve insanın özü değişmiyor.
İnsan aynı işte. Hüznü de, sevinci de, değerleri bir yerde aynı, dönem fark etmeksizin üstelik.
Ana baba kardeş sevgisi, geçim derdi, evlilikler, boşanmalar, dost kazığı, bebek sevinci, aşklar, dertler.
Ne değişti ki?
Teknolojik gelişmeler ve zorunlu deformasyonlar dışında ne değişti? Tam da bu yüzden değil mi temel değerlerin kaybolmasına duyulan endişe ve geçmişe özlem aslında?
Bırakalım teknoloji ne kadar değişirse değişsin kültürümüzü, değerlerimizi kaybediyoruz. Ana baba, kardeş sevgisini unutuyoruz. Aynı evde oturuyor insanlar eşiyle, çocuğuyla konuşmuyor. Herkes bir odaya çekilmiş biri bilgisayar başında, biri telefon elinde, biri televizyon ekranına yapışmış.
Sürüklenmiş insanlar oradan oraya savrulurken, geçmişimizi unutuyor, geleceğimizi göremiyoruz.
Kültürel değerlerimizi, bizi biz yapan her ne varsa gelecek kuşaklara aktarmak gerek. Ben yapmazsam, sen yapmazsan, o yapmazsa, kim yapacak?
Evde çocuklarımızı karşımıza almalı dünü, bugünü, geleceğimizi paylaşmalıyız. Dünkü yaşadıklarımızı anlatmalıyız ki onlar bugünlerin kıymetini, geleceğimizin kıymetini öğrensinler. Yoksa kaybolup gideceğiz, kopacağız, parçalanacağız, dağılıp gideceğiz…
***
Kırşehirli ustalarımızın ilginç anıları…
Oyunlarımızı, türkülerimizi derleyip Türk halk müziği repertuvarımıza yüzlerce eser kazandıran Kırşehir ustaları, çocuk yaşta başlayıp yaşlanıp yatağa düşünceye kadar düğünlerde bayramlarda eğlencelerde davulları zurnaları kemanları bağlamalarıyla kuşaktan kuşağa derin bir kültür köprüsü kurmuşlardır.
"Bizim çocuklar; beşikte gözünü açıp da, pel pel etrafına bakmaya başladığında görür ki; duvarda bağlama, keman, davul, zurna asılıdır. O bebeğin dünyası, bu çalgılarla şekillenmeye başlar. Mezara kadar sürer..." diyen, Ayvaz Usta Kırşehir'in türküsünün babayiğit türküsü, oyununda babayiğit oyunu olduğunu en iyi bilenlerdendir.
"Bu iş terbiye ister, ahlak ister, yörenin kültürünü, geleneğini yürekte hissetmek ister. Daha küçük yaşlarda çocuğu düğünlere götürür oturup kalkmayı öğretiriz. Çocuğu gözetir, ustalık töresine göre yetiştiririz." İlkesinden hiç ayrılmayan Abidin Usta, Haydar Usta, Veli Usta, İlyas Usta, Bektaş Usta, Resul Usta; aşağılanmaktan ve "aptal" ile "abdal" sözcüklerinin ayırt edilmemesinden büyük üzüntü duyarlar.
Sadece düğün mevsimindeki kazançlarıyla geçimlerini sağlayabilen ustalar, maddi imkansızlıklar nedeniyle de tam bir eğitim süreci yaşayamayan kesimlerdir. Müziğin, türkünün, bozlağın, halayın kaynağı ustalar, tüm geçim sıkıntısı ve ilgisizliğe rağmen, Türk Halk Müziğinin can damarı olduklarını ürettikleri eserlerle ispatlamışlardır.
USTALARIN İLGİNÇ ANILARI
Ustalar maddi sıkıntılar nedeniyle uzun süreli eğitim göremezler. Geçim telaşı ve küçük yaşta müzikle haşır-neşir nedeniyle okula gitmeye pek sıcakta bakmazlar. Günlerden bir gün çocuğun birisi mesleğine biraz soğuk bakar. Saza bağlamaya fazla hevesi yoktur. Çağırır babası bak oğlum der. "şu kemaneyi öğreneceksen öğren, yoksa seni öğretmen yapar köy köy süründürürüm."
Yine benzer bir durumda da başka bir usta oğluna "saz çalmayı bellemezsen, seni kale mektebine veririm iner iner çıkarsın" der.
Ama bazen de ustaların içinden okumak, büyük adam olmak isteyenler çıkar. Babasına okumak, hakim olmak istediğini söyleyen bir çocuğa babasının cevabı ilginçtir:
"Hakim olup ta onun bunun ağzına bakacağına, sırtı boz davullu bir yiğit olda herkes senin ağzına baksın der."
İki usta bir köyde düğün çaldıktan sonra paralarını alıp evlerine dönmek üzere yola çıkarlar. Geceleyin köyün çıkışında bir mezarlığın yanından geçerken ustanın biri arkadaşına "gel şu mezarlığa birer fatiha ihsan eyleyelim" der. İkisi de durup fatiha okurlar tam yola devam edecekleri sırada karşılarına iki kişi dikilir ve ustaların üzerindeki tüm paraları alırlar. Ustalar neye uğradıklarını şaşırıp sessizce mezarlıktan uzaklaşırken birisi söylenir "nereden aklına esti de elin mezarında yatanına fatiha okuttun senin fatihan yüzünden cıscıbıl soyulduk" diye. Arkadaşı mahcup "ben ne bileyim ağam eşkiyanın mezarlıkta yatıp kalktığını" diye cevap verir.
Bir düğünde oldukça sarhoş olan misafirler, geç saatlerden sonra ustalara eziyet etmeye başlarlar. Hatta bir tanesi sürekli küfür etmektedir. Ustalardan bir tanesi küfür edene yaklaşır. "ağam sen niye bize küfür ediyon, alacağın mı kaldıydı da onu ödeştiriyon" der.
Bir düğün sonrası 5-6 kişilik usta ekibi ırmağın kenarına oturup parayı paylaşmaya başlarlar. Parayı bir türlü denk dağıtamamışlar. Ya artıyor ya eksik kalıyormuş. uzun uğraşlardan sonra birisi "ne uğraşıp duruyorsunuz şu artan parayı ırmağa atalım olsun bitsin" der ve sorunu kökten çözer.
Ustalardan ikisi yurt dışına çalışmaya gider ve sonra emekli olup dönerler. Daha sonra birlikte hacca gidip hacı olurlar ancak uzun yıllar içki alemlerinde ve eğlencelerinde yoğrulmuş bu iki arkadaştan birisi bir gün diğerine "hacı sen bir gün rakı alsan bende bir hindi alsam şöyle Akbayır’a doğru bir açılsak der." Arkadaşının cevabı sert olur. "kudurdun mu sen, birde hacısın."
İçkiyi teklif eden gayet sakin:
-Hacı olunca ne olmuş kim görecek sanki?
-Hiç kimse görmezse Allah görür.
İçki içmekte kararlı olan usta cevap verir.
-Allah görünce gelip te Uzun Çarşıda anlatacak değil ya!...
Ustaların en büyük zevklerinden birisi rakıyı kavunla içmektir. Ustalardan birisi bir gün rahatsızlanır. Doktor ustaya rakıyı kesin kes yasaklar. Hemşiremiz mahsunlaşır doktordan son bir kez medet umar "doktor ne olur kavun zamanı bari serbest bırak..."
Ve ustalarımız içkinin günah olmaması gerektiğini de yine kavunu bahane göstererek dile getirirler. "Allah'ım yaratmasaydın da kavunu, içmeseydim rakıyı…
***
Biraz da gülelim!
Deli Mektubu
Delinin biri bir gün eline kağıt kalem almış, bir şeyler yazıyormuş. Yoldan geçen bir adam sormuş:
- Hayrola, mektup mu yazıyorsun? demiş.
Deli de:
- Evet cevabını vermiş.
Adam sormuş:
- Kime yazıyorsun?
Deli demiş ki:
- Kendime yazıyorum!
Adam da gülerek sormuş:
- Peki oku bakalım ne yazdın kendine?
Deli de demiş ki:
- Nasıl okuyayım, postacı daha getirmedi ki!