Değerli okuyucularım, hepinize dua ve selamla başlıyorum. Mübarek Ramazan ayı yine geldi… Göğün kapıları yine aralandı, rahmet yine sağanak sağanak inmeye başladı. İlâhî lütuf yine kullarını kuşattı. Fakat biz? Biz aynı kaldık mı? Yoksa değişen, hatta savrulan biz mi olduk? Ramazan değişmedi. O hâlâ rahmettir, mağfirettir, arınmadır. O hâlâ Kur’an ayıdır. O hâlâ geceleri secdeyle aydınlanan, gündüzleri sabırla yoğrulan bir ilahî mekteptir. Fakat insanın iç âlemindeki o kıpırtı, o heyecan, o manevi titreme sanki küllenmiş, üzeri dünya tozuyla örtülmüş durumda. Eskiden Ramazan gelmeden kalpler hazırlanırdı. Evlerde bir telaş değil, bir huzur olurdu. Sokakların, yüzlerin, selamların ayrı bir nuru vardı. İnsanlar daha gelmeden özlerdi bu ayı. Şimdi takvim yaprakları değişiyor; fakat kalpler yerinden kıpırdamıyor. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.” (Bakara, 2/183). Demek ki Ramazan’ın gayesi aç kalmak değil; takvaya ermektir. Yani kalbi diriltmek, nefsi terbiye etmek, dünyayı yerine koyup ahireti merkeze almaktır. Yine Rabbimiz uyarıyor: “Biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ile evlat çoğaltma yarışından ibarettir…” (Hadîd, 57/20). Dünya aldatıcı bir süstür. Allı pullu bir seraptır. O serabın peşinden koşan, hakikati kaybeder. Belki de bugün yaşadığımız tam da budur: Dünya meşgalesi ahiretin önüne geçti. Ekranlar secdelerin yerini aldı. Bildirim sesleri ezan sesini bastırdı. Tüketim arzusu kanaatin önüne geçti. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nice oruç tutanlar vardır ki oruçlarından kendilerine kalan sadece açlık ve susuzluktur.” (İbn Mâce, Sıyâm 21). Ne çarpıcı bir uyarı! Oruç var ama takva yok… Açlık var ama arınma yok… İmsak var ama imsak edilen bir günah yok… Bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Ramazan ayına erişip de günahları bağışlanmadan çıkan kimsenin burnu yere sürtülsün.” (Tirmizî, Daavât 100). Ramazan bir fırsattır. Bir kurtuluş kapısıdır. O kapının önünde durup da içeri girmemek, insanın kendine yapacağı en büyük zulümdür. Ramazan hâlâ aynı Ramazan. Kur’an hâlâ aynı Kur’an. Secde hâlâ aynı secde. Peki değişen ne? Değişen kalpler… Kalpler katılaştı. Hassasiyetler köreldi. Günah sıradanlaştı. İsraf normalleşti. Tefekkür unutuldu. Ölüm hatırlanmaz oldu. Kur’an şöyle haykırır: “Onların kalpleri vardır ama onunla anlamazlar…” (A’râf, 7/179). Belki de bugün en büyük kaybımız, hissediş kabiliyetimizi yitirmemizdir. Günaha üzülmemek, ibadete sevinmemek, Ramazan’a kavuşmayı bir bayram gibi yaşamamak… İşte asıl felaket budur. Bu Ramazan etrafa baktım. İnsanlara baktım. Çevreme baktım. O eski manevi hava yoktu. Sanki insanlık duyularını kaybetmiş gibiydi. Ramazan’ın maneviyat iklimi adeta silinmişti. Çok üzüldüm. Ey insan! Neredesin? Aklın nerede? Kalbin nerede? Ramazan kapını çaldı. Neden bu soğuk karşılama? Neden bu rahmet iklimine gölge düşüren bir duyarsızlık? Asr sûresi hâlimizi özetler: “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir.” (Asr, 103/1-2). Evet, ziyan içindeyiz… Vallahi ziyan içindeyiz, billahi ziyan içindeyiz… Eğer imanımızı, salih amelimizi, hakkı ve sabrı birbirimize tavsiye etmiyorsak… Çare uzaklarda değil. Kalbi yeniden diriltmekte, Kur’an’la bağı kuvvetlendirmekte, ibadeti alışkanlık değil bilinç hâline getirmekte, dünyayı elde tutup kalbe koymamakta, Ramazan’ı sadece takvimde değil ruhumuzda başlatmaktadır. Ramazan dışarıda duruyor, kapımızı çalıyor. Asıl mesele, kapıyı açacak kalbin hâlâ hayatta olup olmadığıdır. Ey Müslüman! Henüz vakit var. Henüz nefes var. Henüz secde kapısı açık. Ramazan değişmedi. Değişmesi gereken biziz. Bu yazıyı bir sitemle değil, bir hassasiyet çağrısıyla kaleme aldım. Maksadım yargılamak değil; uyandırmak. Çünkü rahmet kapısı açıkken susmak, gönlümün kaldırabileceği bir yük değildir.
Vesselam.