Değerli okuyucularımız, herkese dua ve selamla yazıma başlıyorum.
Toplumsal denge, yalnızca kanunlarla değil; kalplerdeki merhamet, vicdan ve sorumluluk duygusuyla sağlanır. İnsan, dünyaya gözlerini açtığında hangi kaderle karşılaşacağını, hangi rızıkla imtihan edileceğini bilemez. Kimi bollukla, kimi darlıkla; kimi sağlıkla, kimi sabırla sınanır. Fakat her hâlükârda inanan bilir ki kader de rızık da ilahî bir takdirin eseridir. Kul ne kadar çabalarsa çabalasın, ancak kendisi için takdir edilene ulaşır; fakat çabası da o takdirin bir parçasıdır.
İslam düşüncesinde kader inancı, insanı tembelliğe değil; aksine gayrete ve tevekküle sevk eder. Zira kul çalışır, gayret eder, alın teri döker; neticeyi ise Allah’a bırakır. Bu denge, hem bireysel huzurun hem de toplumsal adaletin temelidir. Zenginlik bir üstünlük değil, bir imtihandır. Yoksulluk ise bir eksiklik değil, başka bir imtihan biçimidir. Bu hakikati kavrayan toplumlarda yargılama değil, dayanışma hâkim olur.
Nitekim Peygamber Efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim, el-Müstedrek)
Bu hadis, toplumsal sorumluluğun sınırlarını yalnızca aileyle değil, komşu ve çevreyle de genişletir. Bir başka hadis-i şerifte ise:
“Sadaka malı eksiltmez.” (Müslim, Birr 69)
Bu beyan, rızkın yalnızca maddi hesaplarla ölçülmeyeceğini; paylaşıldıkça bereketleneceğini ifade eder. Gerçekten de tarih boyunca İslam medeniyeti, vakıflar ve hayır müesseseleriyle sosyal dengeyi sağlamaya çalışmıştır. Yetimlerin, dulların, yolda kalmışların ve ihtiyaç sahiplerinin korunması, yalnızca insani bir görev değil, dinî bir sorumluluk kabul edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah şöyle buyurur:
“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver.” (İsrâ, 26)
Bu ayet, toplumsal dayanışmanın önce en yakından başlaması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Her aile, kendi içinde maddi durumu iyi olmayan yakınını gözetse; her akraba, düşkünü elinden tutsa; her komşu, yanındaki ihtiyaç sahibine destek olsa toplumda çaresizlik asgariye iner. Zira sosyal adalet, merkezi sistemlerden önce vicdanlarda başlar.
Günümüzde maddi imkânlara ulaşmakta zorlanan insanlarımızı yargılamak yerine, onların hangi şartlarda yaşadığını anlamaya çalışmak gerekir. Zira kimse doğarken hayatın hangi yükünü omuzlayacağını seçmez. Kimi eğitim imkânlarından mahrum kalır, kimi sağlık sorunlarıyla mücadele eder, kimi beklenmedik kayıplarla sarsılır. Bu noktada müminin tavrı, suçlamak değil; destek olmaktır.
Peygamber Efendimiz Muhammed (s.a.v.) bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Kim bir müminin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir.” (Müslim, Birr 58)
Bu müjde, toplumsal yardımlaşmanın uhrevî karşılığını hatırlatır. Yardım etmek yalnızca maddi bir eylem değil; aynı zamanda kalbi arındıran, toplumu birleştiren manevi bir ibadettir.
Hakikat olarak toplumsal denge, kader inancıyla şekillenen bir tevekkül ve sorumluluk bilinciyle sağlanır. Herkes kendi payına düşen rızıkla imtihan edilir; fakat başkasının imtihanına karşı duyarsız kalmak, mümin ahlakıyla bağdaşmaz. Aileden başlayarak komşuya, akrabaya ve tüm topluma uzanan bir merhamet zinciri kurulduğunda ne yalnızlık kalır ne de çaresizlik.
Zira adalet, merhametin hayata geçirilmiş hâlidir.
Ve merhamet, paylaştıkça çoğalan en büyük servettir.
Vesselam
Nevzat AKSOY