Güzel dinimizi kullanan, kendini dini bütün gösterip malı götüren nice uyanıklar gördük.
Türkiye’yi bırakın, Kırşehir’de bile nicelerini tanıdım.
Kafada takke, elinde tespihle dolaşıp, parmağına taktığı gümüş yüksükle öyle mazlum, öyle dini bütünleri gördüm ki. Sonra da bunların yaptıkları sahtekârlıkları, yalan ve dolanlarına şahit oldum ki anlatamam.
Elbette kendisini keramet sahibiymiş gibi gösteren sahtekârlar her dönemde çıkmıştır ve asırlardır anlatılan fıkraların, hikâyelerin konusu olmuştur. Bu konuda ders verici, ufuk açıcı ve ibretlik bir fıkra aklıma geldi.
Keramet gösterdiğine inanılan bir şeyhin yolu bir köye düşer. Köylüler hürmette kusur etmez ve kurnaz şeyhi yanındaki birkaç talebesiyle birlikte köy odasında misafir etmek için telaşlı bir gayrete girişir.
Arkasında talebeleri ve köylülerle köy odasına doğru yürürken şeyh birden durup "Hoşt hoştt" diye bağırarak asasını sağa sola sallar...
Herkesin dikkatini çeker ama kimse bir şey soramaz. Ardından köy odasına oturulur, şeyh gözleri kısık bir şekilde "tefekkür" halindeyken birden hışımla ayağa kalkar ve "hoşt hoştt" diye bağırarak elindeki asasını duvara vurur birkaç kez...
Köylülerden biri "Şeyhim bir huzursuzluk mu verdik?" diyerek olup biteni anlamaya çalışırken, kurnaz şeyh "Kabe-i muazzamanın duvarına bir it siğecekti, onu kovaladım..." der.
Talebeleri ve köylüler hem şaşkın, hem de mahcup, şeyhin önünde daha süklüm püklüm olurlar...
Bu arada ikram sofrası da kurulur. Şeyhin hareketlerinden kuşkulanan bir genç herkesin tabağına pilav, üzerine de et konularak servis yapar. Şeyh bir bakar ki, herkesin tabağındaki pilavın üzerinde et var, kendi tabağında ise sadece pilav...
"Yahu benim tabağıma et koymayı unuttunuz herhalde" diye sofrayı kuranlara seslenince, o genç elinde başka bir tabakla gelir. Şeyhin tabağını ters çevirerek elindeki tabağa döker ve pilavın altındaki etler gözükünce:
"Sen daha iki kaşık pilavın altındaki eti göremiyorsun, Kâbe’deki iti nasıl göreceksin şeyh efendi..." diyerek dersini verir.
İşte böyle niceleri var Kırşehir’de…
Özü ve sözü bir olmayan, yalanla, dolanla, riyayla, ikiyüzlülükle bir yerlere gelenler, her şeyi çok iyi bildiklerini söyleyerek ukalalık yapıyorlar.
Bu ukalalar Kırşehirlilerin kendisine ne söylediklerini duymazdan gelip, daha üst makam ve mevkilere tırmanın hesabını yapmaya devam ediyorlar.
Kırşehir’de öylesine insanlar var ki hangisinin meziyetlerini sayalım burada…
İhale almak için her dümene girenler, ihaleyi kazandıktan sonra çalmayı temel ilke görenler…
Her devirde kılıktan kılığa girip parsayı toplayanlar…
Gelene ağam, gidene paşam deyip hangi parti iktidara gelirse onun arkasına takılanlar…
Her seçimde bir siyasi partiden aday olmayı alışkanlık haline getirenler…
Her sivil toplum kuruluşu örgütüne kapağı atıp, oraların adını kullanıp işlerini yürütenler…
Vali’nin, Milletvekillerinin, Belediye Başkanı’nın elini öpüp, hayır duasını alıp, ardından işlerini kolaylaştırmak için kırk takla atanlar…
Yanlışa yanlış demeyenler, doğrunun yanından geçmeyenler…
Gelene yalakalık, gidene yalakalık yapıp, adını yağdanlığa çıkaranlar…
Vıcık vıcık yağ çekip, kazandıkları haram parayla köşe dönenler…
Servetlerine servet katıp, hâlâ hırs yapıp, daha çok para kazanmak için iftiralar, çamurlar atanlar…
En çok üzüldüğüm de bu işleri yapanların pek çoğunun kutsal dinimizi kullanarak, sözde dindarlıklarını kullanarak yapmaları…
Kırşehir’de bir kamu kuruluşunda görev yapan ve çok sevdiğim bir dostumdan iğneli bir söz aldım.
“Siz Kırşehir’de ne kadar doğruları söyleyip, yazsanız da bazı şeyler olmuyor. STK’ların başına bir bakın.”
Doğru bir tespit, diyecek, söyleyecek söz bulamadım. Hak verdim.
Elbette önce bizim aynaya bakmamız lazım.
Kırşehir’e karşılıksız hizmet eden, hiçbir maddi çıkar beklemeden gecesini gündüzüne katarak çalışan kaç oda ya da dernek başkanımız var?
Sık sık Valiye, Milletvekillerine, Belediye Başkanı’na, ya da diğer kurumlara gidip onlarla fotoğraf çektirmeyi kendine göre marifet sayan, oralarda kendini gösterip iş ve ihale almak için her türlü hünerlerini ortaya dökenler Kırşehir’in hangi sorununu çözümleyecek?
Sabahtan akşama kadar kendilerini bu memleketin “müfettişi!” gibi görüp, kurum ve kuruluşları ziyaret edip, kendine çıkar elde edenlerle bu memleket nereye gider Allah aşkına?
Doğruları söyleyen, doğruları haykıran, eleştiren kaç sivil toplum kuruluşumuz var?
İşte Kırşehir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği’ne bağlı odaların Ocak ayında başlayan ve yarın Ticaret ve Sanayi Odası’yla devam eden seçimler yapılıyor Kırşehir’de…
Bu odalarda başkan ve yönetim kurulu üyesi olmak, makam ve mevkii kapmak için her türlü çirkinlikleri sergileyenlere Kırşehirliler ne diyor, ne düşünüyor biliyor musunuz?
Kendilerine, yaptıklarına bakmayan utanmaz bazı yüzsüzler yine ortada cirit atıyor!
Yıllardır birbirlerine demediklerini bırakmayanlar ortak menfaat noktasında nasıl da birleşebiliyorlar!
Bunları görünce “yok böyle bir şey!” diyor insan, ama bunlara insan diyemediğimiz için çokta görmüyor hiç kimse…
Bunca ihanete, saçmalığa, dine ve imana aykırı uygulamaya rağmen, insan içine çıkıp yüzleri kızarmadan, utanıp sıkılmadan iftara ve çamur atarak bir yerlere gelmeyi “adamlık”, ya da insanlık olarak görenlere diyecek bir şey bulamıyoruz.
Bu tipler hiç aynaya bakma gereği duymuyorlar nedense!
Ya bu millet bana diyor, ne diyecek düşünmeden bir yerlere ulaşmak için balıklama atlıyorlar.
Atlıyorlar atlamasına da hem kendilerinin bir yerlerini kırıyorlar, hem de başkalarının!
Dün cemaat ve tarikatçılarla gözüküp gemilerini yüzdürenler, değirmenine su taşıyan, onların sayesinde gücüne güç katan bugün başka kılıklarda yelkenlerini şişik tutmaya çalışıyor. Bir yandan "hoşt hoşt" diye bağırıyorlar, diğer yandan başkasının pilavına kaşık sallıyorlar.
Siz siz olun, pilavın altındaki eti göremeyenlerin her söylediğine inanmayın...
Kırşehir için, Kırşehirliler için lütfen seçtiklerinizin adam gibi adam olmasına bakın…***

Sevdiğim bir söz

“Düşmanından çok dostundan sakın! Çünkü dostluk biterse; sana nasıl zarar verebileceğini en iyi dostun bilir.” Bob Marley
***
Biraz da gülelim!

Değiştim dedirtmezmiş!

Mahallenin tüm esnafına borçlu olan, borçla yaşamayı âdet edinmiş bir adama, dedesinden büyük bir miras kalır.
Miras haberi, hızlıca tüm mahalleye yayılır. Büyük bir servete konmasına rağmen, aylardır borcunu ödemeyen adama bilenen esnaf toplanıp, soluğu adamın evinin önünde alır.
Kapıya çıkan adama, esnaf; “yahu Hasan, o kadar mirasa kondun, neden hala borçlarını ödemiyorsun?” diye sorar.
Adamın cevabı gecikmez; “ben kimseye Hasan parayı bulunca değişti dedirtmem!”