Okul koridorlarından yükselen o neşeli çocuk seslerinin yerini, bir anda derin bir sessizliğe veya tarifsiz bir acıya bıraktığı günlerden geçiyoruz. Ekranlara düşen her haberle içimizden bir parça koparken, aslında hepimizin ortak sızısı olan o sert gerçekle yüzleşiyoruz: En güvenli sığınağımız, evlatlarımızı emanet ettiğimiz o ilim yuvaları, bazen fark edemediğimiz travmaların sessizce büyüdüğü birer birikme noktasına dönüşebiliyor. Olayların hemen ardından refleks olarak X-ray cihazlarını, kapıdaki güvenlik sayılarını, yüksek duvarları konuşmaya başlıyoruz. Elbette teknik önlem elzem; ancak o ağır metal kapılardan geçen çocukların ruhlarında taşıdıkları, tartıya gelmez görünmez yükleri hangi cihaz tespit edebilir ki? Şunu artık kabullenmek zorundayız; şiddet bir anda, durup dururken patlak vermiyor. Görülmeyen, duyulmayan, her seferinde biraz daha derine itilen her duygu içten içe birikiyor ve gün geliyor, hepimizi sarsan o çığlığa dönüşüyor.
Eğitim sistemimizde ya da aile içinde bir çocuğa "sorunlu" deyip geçmek, meseleyi bir dosyaya hapsedip rafa kaldırmak işin en kolay kısmı. Oysa o etiketi biraz kazıdığınızda, karşınıza aslında çaresizce "beni fark edin" diyen, sevgisiz kalmış ya da anlaşılmayı bekleyen, ihtiyaçları karşılanmamış bir çocuk çıkıyor. Bugün gündemi sarsan o acı tabloların faillerine baktığımızda; çoğunun sosyal olarak izole edildiğini, "şaka" adı altında duygusal olarak hırpalandığını ya da akademik başarısı uğruna ruhsal dünyasının yok sayıldığını görüyoruz. Bir çocuğun matematik formüllerini adı gibi bilmesi elbette kıymetli; ama empati kurmayı, kendi içindeki o yakıcı öfkeyle baş etmeyi öğrenememişse, o akademik başarı maalesef yaklaşan toplumsal bir fırtınayı durdurmaya yetmiyor.
Bir çocuğun dünyasındaki en güçlü zırh, en az bir yetişkin tarafından "gerçekten" görüldüğünü hissetmesidir. Bu sadece karneye bakmak, akşam yemeğinde "okul nasıl geçti?" diye sormak değil; onun içe kapanışındaki o koyu sessizliği duyabilmek, akran zorbalığıyla düştüğü o derin kuyudan elini tutup çıkarmaktır. "Ben kimseye ait değilim" hissi bir çocuğun zihnine bir kez sızmışsa, o çocuk hem kendisi hem de toplum için artık çok hassas bir eşiktedir. Güvenliği sadece kapıdaki dedektörlerde arayamayız; asıl güvenlik, çocuğun kendini gerçekten güvende ve "var" hissettiği o sıcak duygusal iklimde başlar.
Tam da bu noktada, takvimlerin bize hatırlattığı o büyük mirası yeniden düşünmeliyiz. 23 Nisan, sadece törenlerin yapıldığı sembolik bir tarih değil; her çocuğun bu dünyada "biricik", "değerli" ve "güvende" olma hakkının tescilidir. Atatürk’ün bu bayramı çocuklara armağan etmesi, yarının inşasındaki en büyük gücün çocuk ruhu olduğuna duyulan sarsılmaz bir güvendi. Bugün bu bayramı kutlamanın en gerçek yolu, onlara sadece hediyeler vermek değil; seslerini şiddete dönüşmeden duyabildiğimiz, onları yalnızlıktan ve anlaşılmamaktan koruduğumuz bir gelecek inşa etmektir.
Ceza vererek, korkutarak ya da öfkeyi zorla bastırarak şiddeti önleyemediğimizi artık canımız yanarak öğreniyoruz. Rehberlik servislerinin her çocuğun kendini "gerçekten dinleniyor" hissettiği samimi birer liman olması artık bir tercih değil, vicdani bir mecburiyettir. Okullardaki bu ağır tabloyu sadece dijital dünyaya ya da güvenlik zafiyetlerine bağlayıp üzerimizdeki sorumluluğu atamayız. Zararlı araçlara erişimi engellemek ne kadar önemliyse, bir çocuğun kalbine giden yolu bulmak da o kadar hayatidir.
Eğer çocuklarımızı gerçekten korumak istiyorsak, onları sadece sınıflara doldurmakla yetinmeyip bu hayata ve topluma ait olduklarını iliklerine kadar hissettirmeliyiz. Çünkü güvenli bir gelecek, ancak kendini değerli hisseden çocukların ellerinde yükselebilir. Vakit, o ses şiddete dönüşmeden, henüz kısık bir çığlıkken duyma vaktidir. Bu bilinçle, tüm çocuklarımızın özgürce güldüğü bir dünya temennisiyle; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız kutlu olsun.