17. yüzyılda René Descartes, Batı felsefesinin seyrini değiştiren o meşhur köşe taşını döşediğinde oldukça netti: "Düşünüyorum, öyleyse varım." İnsanın kendi varoluşunu kanıtlaması için dış dünyaya ihtiyacı yoktu; kendi zihninin labirentlerinde dolaşması, şüphe etmesi ve düşünmesi yeterliydi. Varoluş, içsel bir eylemdi.
Peki ya bugün? 21. yüzyılın dijital panayırında bu önerme hala geçerli mi? Sanmıyorum. Modern insan, varoluş kanıtını kendi zihninden söküp aldı ve bir başkasının ekranına, bir bildirim paneline, bir "beğeni" butonuna teslim etti. Bugünün Kartezyen şüphesi çok daha pragmatik ve amansız: "Görülüyorum, öyleyse varım."
18. yüzyılın idealist filozofu George Berkeley, "Var olmak algılanmaktır" (Esse est percipi) derken muhtemelen bir gün haklılığının bu denli mekanik bir boyuta ulaşacağını hayal etmemişti. Berkeley’e göre bir nesnenin varlığı, bir zihin tarafından algılanmasına bağlıydı. Bugün ise bir deneyimin "gerçekliği", onun dijital olarak teşhir edilip edilmediğiyle ölçülüyor.
Şöyle bir etrafınıza bakın; en lezzetli yemekler tadılmak için değil, fotoğraflanmak için masaya geliyor. En coşkulu konserler, sahnede canlı kanlı duran sanatçıyı izlemek yerine, telephone ekranının arkasından "hikaye" (story) atmak için tüketiliyor. Hatta en mahrem acılar, en derin yaslar bile dijital bir görsellikle kamusallaştırılmadan tam anlamıyla yaşanmış sayılmıyor. Şayet bir konsere gittiyseniz ve bunu kimse görmediyse, o konsere gerçekten gitmiş sayılır mısınız? Modern toplumun bu soruya verdiği fısıltılı cevap ne yazık ki hayır. Artık yaşamak için yaşamıyoruz; yaşantımızı başkalarına kanıtlamak, kendimizi "görünür kılmak" için mücadele ediyoruz.
Gelelim en dürüst itirafa... Elbette tüm bu felsefi analizleri yaparken, kendimi yukarılarda bir yerde, fildişi kulemde konumlandırmıyorum. Ne gezer! Zaman zaman ben de bu eleştirdiğim dijital tuzağın tam ortasına düşüyorum. Mesela harika bir gün batımı yakaladığımda, hele hele muhteşem bulut manzarası, bozkırımızın denizi karşıma çıktığında, anın tadını çıkarmak ve doğanın o muazzam felsefesini düşünmek yerine; ilk refleks olarak telefonun kamerasına sarılıp "Bunu öyle bir açıyla çekmeliyim ki fondaki müzikle tam uymalı" derken buluyorum kendimi. Hikayeyi paylaştıktan sonra ekranı kapatıp manzarayı izlemeye devam ediyorum etmesine ama yalan yok, gözümün ucu hala ekranda: Acaba kaç kişi gördü? İlk kim beğendi? İşin kötüsü, o gelen beğeniler ve "Alev" emojileri içten içe hoşuma da gitmiyor değil! İnsanın kendi varoluşunu iki saniyede bir gelen bildirim sesleriyle onaylatması ne acayip, ne komik ve ne kadar hafifletici bir his...
Filozof Michel Foucault, toplumları hizaya sokan o meşhur "Panoptikon" kavramından, yani merkezdeki bir kuleden herkesin sürekli izlendiği hapishane modelinden bahsetmişti. İnsanlık tarihi boyunca izlenmek, denetlenmek ve gözetlenmek bir ceza yöntemiydi. Dijital çağ ise bu distopyayı tersyüz etti. Artık izlenmekten korkmuyoruz; aksine izlenmemekten dehşete düşüyoruz. Algoritmanın bizi arkaya atması, görünmez olmak, sessizliğe gömülmek modern insanın en büyük varoluşsal krizi haline geldi. Kendi rızamızla, kendi hayatımızın reality şovunu üreten gönüllü kölelere dönüştük. Narsisizm hırkasını öyle sıkı giydik ki altında can çekişen yalnızlığımızı göremiyoruz.
Sokrates’in o ölümsüz sözünü bugüne uyarlamanın vaktidir: "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değer değildir" diyordu antik bilge. Bugünün dijital illüzyonu ise kulağımıza şunu üflüyor: "Bakılmayan, izlenmeyen, alkışlanmayan hayat yaşamaya değer değildir."
Oysa hayatın en saf, en gerçek ve bizi biz yapan anları; kimsenin bakmadığı, kameranın kayıtta olmadığı, ekranın ışığının yüzümüze vurmadığı o sessiz, "görünmez" anlarda gizlidir.
Şimdi elinizdeki o ekranı yavaşça kapatın ve kendinize sorun: Işıklar söndüğünde ve kimse size bakmadığında, hala orada mısınız? (Bu arada yazıyı beğenmeyi ve paylaşmayı unutmayın ki var olduğumu anlayayım! :)
GÖRÜLÜYORUM, ÖYLEYSE VARIM!
Hatice Altıok Akdoğan
Yorumlar