Çağımızın bütün değerleri şekil değiştirdi. Önceki birçok değer yitip gitti. Her dönüşümle birlikte azalan ve kaybolmaya yüz tutan değerler bizim geçmişle olan bağlarımızın zayıflamasına, kopmasına yol açıyor.
Çağın çıplaklaşan güneşi; önüne katıp her şeyi yutuyor, şekil değiştiriyor, yok ediyor. Önce bulutlar, kuşlar kayboldu. Ardından renkler, sesler, sözler, anlamlar… Yitip gidenler aslında düne kadar sahiplendiğimiz, önemsediğimiz, anlamlı gördüğümüz, bize kimlik ve ayrıcalık verdiğini düşündüğümüz değerlerimizdi. Daha düne kadar yasalarla koruduğumuz, üzerine titrediğimiz, dokunulmaz kıldığımız, neredeyse “kutsallaştırdığımız” hiçbir şey kalmadı geride. Eskilerin yerine yenilerini koyarken de aynı titizlikle sarılmaya başladık yenisine… Garip olan yeniyle eskinin çatışması, çekişmesi çok uzun süreli olmadığı gibi çok ciddi sorunlara da yol açmadı. Sanki her şey rutin bir seyirde sürüyor gibi… Her şey rutin, çağlar öncesinden akıp geldiği şekliyle…
Beş yüz yıl önce Erasmus Deliliğe Övgü ’de bu durumu kendi çağının ve koşullarının içerisinde değerlendirirken bugüne ışık tuttuğunun farkında mıdır, bilinmez. “İlk önce eşyanın dış manzarasını görüyorsunuz fakat madalyonu çeviriniz, beyaz siyah olacak, siyah size beyaz görünecektir; güzelliğin yerine çirkinliği, zenginliğin yerine sefaleti, arın yerine namussuzluğu, bilimin yerine cehaleti göreceksiniz; zayıflığı kuvvet, alçaklığı yüce gönüllülük, hüznü neşe, gözden düşmeyi teveccüh, kini dostluk sanacaksınız; nihayet, her şeyin, hangi taraftan ele almak isterseniz ona göre her an değiştiğini göreceksiniz.” Buna rağmen sanatın değerini savunmak, değer yitimini engellemek için üzerimizdeki baskıyı hafifletmenin derdindeyiz. Gezegenin bütün değerleri aşınmış, toplumsal yaşam her gün bir başka boyuta taşınıp aslından uzaklaşıp ters yüz edilirken edebiyatın değerinin yüceltilmesinin, kalıcılaştırılmasının kaygısıyla çaba gösteriyorum.
Yazar, eser, okur edebiyatın üç belirleyici unsuru olmakla birlikte edebi değer yitiminde bütün sorumluluğu üçünden birine veya hepsine yüklemek sorumluluktan kaçınmaktır. Bunlardan birinin veya üçünün değer yitiminde etkisi ve katkısı olmakla birlikte dış dünyanın birçok faktörü de dâhil oldu. Yazarlığın giderek sıradanlaşması, etkisinin azalması, saygınlığının işportacı yazanlarca yok edilmesi, popüler kültürün tanıtımlarla revaçta gösterilmesi, birikimden ve derinlikten yoksun, düşünce ufkunun genişliğinden ziyade magazin kültürünün gösteri aracına dönüştürülen yazımın yazarı tüketmesidir asıl sorun. “Bir süredir gücünü yitirmiş olan, kullanımı alay konusu yapan, içi küçülüp çirkinleşene dek boşaltılan, böylece bir uyarıya dönüşen sözcüklerin arasına ‘yazar’ sözcüğü de katıldı. Varlığını her zamanki gibi yine de sürdüren uğraşa bu duruma karşın giren ise, kendini ‘yazan kişi ‘diye adlandırdı. “
Bugün kaliteli edebi eserler yazmaktan çok geçici beğenilere yönelik, içerikten yoksun, edebi kaygılar taşımayan kitaplar yazılmaktadır. Taşradaki imza günlerinde “canlarım, harikasınız, sizleri çok seviyorum” seslenişlerini duydukça yazımın bu kadar aşağılanması beni yaralıyor. Ayaklar altına düşen, işportacı misali pazarlanan kitabın veya kitapların edebi kalıcılığından söz edilemez. Sosyal medya fenomenlerinin para toplama alanına dönüşen, işportacılığın ‘yazan’ olduğunu sanan ve savunanların yeni mesleğine dönüşmesi rezaletin bir başka boyutudur. Yayınevlerinin çoğu ticari gerekçelerle yazımın ve edebiyatın katiline aracılık etmekten, öncülük etmekten çekinmiyorlar. ‘Yazanlarla’ yayınlayanların uyumu edebiyatın canına ot tıkayacak gibi.