Dil hem kişinin kimliksel varlığını hem de iletişimini sağlayan en önemli unsurdur. İnsanın taşıdığı hiçbir kimlik dil gibi özgün değildir. Bir insanı dilinden koparmaya çalışmak, ilişkisini keserek kendi dilini empoze etmeye çalışmak kadar tehlikeli bir durum olamaz. Böylelikle hem kimliğini yok etmiş oluyorsunuz hem de geleceğini… Bütün fetihçiler; ele geçirdikleri, talan ettikleri, hüküm ettikleri yeni yerlere öncelikle dillerini götürmüşlerdir. Yerlinin dili aşağılanmış, yetmemiş yasaklanmış, cezalandırılmıştır. İsyanlar da bu noktada baş göstermiştir. Varlığını, benliğini, kimliğini korumak isteyen ile yok etmek isteyen arasındaki çatışma hali…

Issız bir adanın sessizliğinde sözcüklerin anlamsızlığı içerisinde etrafına bakınarak sözcüklerin ritminden, canlılığından yoksun olmanın yalnızlığıyla dilsize dönüşen birisi için hangi topluluğa, hangi soya, hangi kana, hangi geçmişe, hangi toprağa, hangi yaratıcılığa, hangi kahramanlığa, hangi tanrıya, hangi peygambere, hangi ideolojiye, hangi güce mensup olmasının ne önemi olabilir ki! Her şey sonradan topluluklar tarafından bize yapıştırılır. O yapıştırılan şey her neyse onun kölesi olmaya başlarız, oluruz. Bütün yaşamımızı o yapıştırılan yeni etiketimiz için harcarız. Özgür bir benliğimiz yok. Özgür varlığımız başkaları için hediye edilip, heba olur. İçine fırlatıldığımız bu gezegen ıssız adanın sükunetini yitirmiş olduğundan hep bir karmaşa, hep bir kargaşa, hep bir çatışma, hep bir egemen olma halini yaşadığımızdan, tadına varamadığımız yaşamların tükenmezliği ile kendimizi tüketiriz. Benim ruh halimi soracak olursanız; dil dışında hiçbir aidete sahip olmamayı tercih ederim. Ancak dünyanın halleri o kadar karışık ki zorunlu olarak bir taraflara mensubiyetle ilişik oluyorsunuz.

Rüyalarda gördüğüm her halin bir başkasının yaşanmışlığı olma ihtimali o kadar yüksek ki. Acaba yaşanmış ve sonlanmış hayatların yüzlerce yıl sonra yeniden ortaya çıkan figürleri miyiz, bizler de yüzlerce yıl sonra başkalarına figüranlık mı yapıyoruz. Gezegenin bu kadar yaşanmaz olması, kirlenmesi, çürümesi, yozlaşması hepimize ait ortak bir günahın cezası mı, sözcükleri iğdiş edilmiş insanların bize verdikleri ceza mı? Bilmiyorum. Bu bilinmezlik hali, bu cevapsız sorularla meşgul olma hali, bu kaygıların ruhsal ezikliği beni sürekli olarak sözcüklerin nahifliği, inceliği, kibarlığı… ile karşılaştırdığından biraz ferahlıyorum.

Her şeyin anlamsız ve boş göründüğü bu dünyanın boğucu karanlığından ürperiyorum. Camdan dışarıya bakıyorum. Her yer ve her şey koyu bir sis perdesinin ardındaki karanlığa teslim olmuş. Düşüncelerim ve sözcüklerim bu karanlıktan çıkış için bir yol bulup, çıkar mı diye umutsuz beklentiler içindeyim. Ancak şundan kesin olarak eminim ki sözcüklerin varlığının verdiği huzur ve güvenle karanlığı yaracak, oradan yoluma, yolculuğuma devam edeceğim. Hayatın karanlığını yarıp, kaçıp yazının sığınağına kendime yer bulmak değil, derdim. Karanlığı olduğu gibi anlatmak, gözümde canlandırmak, kurtuluş için reçeteler olmasa da küçük öneriler de bulunmaktır amacım. Yalnızlığımın sığınağı olarak düşündüğüm yazım serüveninin karanlığa, bir tepki, bir çığlık, bir isyan olması beni mutlu ediyor. Sözcüklerin ayakta kalması, zenginleşmesi, miras olarak kalması, kaybolmadan sürmesi insan olarak var olmamı sağlıyor. Çok şey değil, belki de hiçbir şey, bir kum tanesi kadar hükmüm olmayan bir çaba… Küçümser bir edayla bükülen dudakları, çatılan kaşları arada görmenin burukluğunu da yaşıyorum.

Sözcüklerin çoğalması, sonraki nesillere emanet kalması, özgür olması için duyarlı olmalıyız. Sözü kesmek, engellemek, kısıtlamak, yasaklamak, cezalandırmak ilkel olmanın dışında barbarlıktır. Barbarlık sadece maddi şiddet ve imha değildir. Sözün inkârı, yok sayılması vs. en büyük barbarlıktır. Çağımızda bu barbarlığa baş vuran hiçbir güç iflah olmadığı gibi sürekli kargaşa, karmaşa, çatışma halini yaşıyor. Bu toprakların yüz yıldır yeni bir örgütlenmenin ardında huzur bulamamasının arkasındaki gerçek nedir sizce? Düğmeyi yanlış ilikleyerek giydiğin ceketin iticilik, huzursuzluk yaratması gibi… Sözü; kesen, kısan, imha, inkâr eden, cezalandıran hiçbir gücün gün yüzü görmesini de istemem. O güce sessizce destek verenlerin de aydınlıktan, güneşten yoksun kalmalarını, bedbaht olmalarını dilerim. Bence insanlık asırlardır farkında olmadığı bir cezalandırmayı yaşıyor. Her kesilen söz, kelam ceza olarak dönüyor. O toplumun huzuru kaçıyor, kendi olamıyor. Sözünü kestiklerinden, dillerine pranga vurduklarından daha acınası bir hale düşüyor. Ve sürekli bir acı yaşıyor.

Zamanı yavaşlatmak istiyorum. Zaman yavaş aktıkça keyifli bir ruh haline bürünüyorum. Sözcüklerin derinliğine, sözün anlamına, kelamın gücüne inanmamı sağlayan zamanın mecrasındaki sessiz, sakin akışıdır. Sözle varlığım zamanla bağlantılı. Zamana yolculuk söze yolculuğa dönüşüyor. Bu talihsiz olmakla birlikte kadim coğrafya ne çok sözü eritti, tüketti. Tanrıların gazabını üzerinde toplaması ile bu kötülük arasındaki ilişki ve etkileşim olduğunu düşünüyorum. Tanrılar bütün öfkelerini bu coğrafyaya boşaltmaktan zevk alıp, mutlu oluyorlar hissi bende oluşuyor. Sanki ağam bizlerle eğleniyor. Ağam bize rehberlik etmek istese de biz algılamakta sorunlu olduğumuzdan tüketiyoruz sözcükleri, kılıçla yok ediyoruz dilleri, kelepçeliyoruz kelamları. Bu coğrafya mutsuzluk sarmalı içerisinde sürekli bir huzursuzluk hali yaşar. Bundandır ölümün kutsanması. Bu dünyada bulamadıkları huzuru Tanrıların arzuları, istekleri, emirleri doğrultusunda tüketecekleri veya sunacakları ömürlerinin veya bedenlerinin karşılığı olarak cennetinde bulma ümidi. Ütopik bile olmayan, gerçeğinin yanından geçmeyen bir düşün, bir inancın çocuklarının huzura ermesi, bulması olası mı? Kelamı kesmeyecektiniz, sözcükleri engellemeyecektiniz, yasaklayıp cezalandırmayacaktınız. Tanrıların gazabını, öfkesini kendinize yöneltmeyecektiniz. İflah olamayacağınızı bilmiyor iseniz öğrenmiş olursunuz. Acınacak durumdasınız.

Sözler, sözcükler, kelamlar dostu olmak isteyenleri bünyesine alıyordu. Dokunanlara, bakanlara içinden aktığı gibi sessizce yöneliyordu. Kırmadan, incitmeden, ezmeden üzmeden… Büyüklük taslamadan, üstünlük psikozu içerisinde sonradan pişmanlık duyacağı kalp kırıklıklarına yol açmadan köşelerinde bekleyen misafirlerini içine almanın telaşını ve sevincini birlikte yaşıyorlar. Çoğalma, dostça çoğalma, karşılıksız çoğalmanın huzurunu bu coğrafyaya taşımak, kalıcı kılmak. Sonra mı; bütün gezegende sözcüklerin, sözlerin, kelamların huzuruna ulaşmak ve sağlamak.

Asırlardır güç sahiplerinin dillerle ilgili bakışlarında ve ilişkilerinde zerrecik değişim ve gelişim olmamasından dolayı büyük bir kültürel yıkım yaşanıyor, yaşatılıyor. Adım adım… Sessizce bünyelerin damarlarına şırınga edilen bu duygu ve düşünce belki de en önemli açmaz ve çıkmazlardandır. Kötülük olağan bir davranış olarak sunulduğundan tepkisel karşılığı da yeterince oluşmuyor. Söz daralıyor, söz sıkışıyor, söz boğulmaya başlıyor. Issız bir adaya, sükûnet adasına ulaştığında ise onu dillendirecek kimse kalmadığından adanın kimsesizler mezarlığında kayboluyor.