İhanet iktidarın doğasında vardır. Her iktidarın çocuklarını yemesinin arkasında ihanet korkusu, gücün paylaşılmadan elde tutulması, korunması isteği yatar.
İktidar sahibinin acımasızlığı her durumda geçerli olmamakla birlikte, ihanet korkusu ile yanında uzun süreli hizmetkarlar barındırmaz.
İktidar sürekli ihanet, sürekli bir iç düşman üretim merkezidir. Varlığını, otoritesini, gücünü iç ve dış düşman üzerine kurgular. Düşman retoriği tükendiğinde iktidarının zayıflayacağını ve yok olacağını düşünür. Bundan dolayı da sürekli bir iç savaş algısı ve korkusu yaratır. Devletin varlığı; güce ve güçlüye dayanır. Bu kısır döngü asırların yönetenlerinin birbirine bıraktığı en önemli mirastır. Güven yoktur. Olmadığı için de iktidar olmak aslında lanetlidir. Baba oğlu, kardeş kardeşi bertaraf etmek için her yolu dener. Daha doğrusu her yol mubahtır.
“İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar.” Neden mi? “Güç arttıkça onu kullanan kişinin yozlaşma ihtimali de artar, sınırsız güç ise nerdeyse ve kaçınılmaz biçimde yozlaşmaya yol açar.” Her yozlaşma çürümeyi hızlandırırken, bünyesinde barındırdığı ve gizlemeye çalıştığı korkuları açığa çıkarır. Her korku sonrası güvenilmez kılınan iktidar olma hali savrulur, beklentiler boşa çıkar ve uzlaşmazlığa sürüklenir. İktidarlara her bakışımda; ürkütücü, güvenilmez, birbirinin kopyası, asabi, saldırgan, cezalandırıcı, güç zehirlenmesi yaşayan, üstenci, baskıcı, tek tipçi, küçümseyici, ben merkezci, egoist, doyumsuz… güç odakları karşıma çıkıyor. Onun eteklerine tutunarak kendine alan bulmaya, yol açmaya çalışan kifayetsiz, kişiliksiz, bencil, çıkarcı… birçok kişide iktidarın zehrinden kaçınamazlar. Öyle bir güç ki ele geçirdiklerini köleleştirir. İktidarın gücünden kutsanmak isteyenlerin de zehri yüksüklerinde taşımaları gerekir. Aslında iktidar olmak da yoksun olmak da buruktur. İktidar gücünün yoldan çıkarıcılığıyla, ondan yoksun kalmanın şaşkınlığıdır yaşamları ele geçiren.
Kadının şiddete yakın olmadığı görüşü tam bir safsatadır. Yetkiyi ve gücü ele geçiren iktidar olan birçok kadının ne kadar acımasız olduğu, erkeklere rahmet okutacak kadar da gaddarlaştığını tarih bize örnekleriyle sunmaktadır.
İktidar dünyadaki güçle yetinmez, ölüm sonrasını da kontrol etmek ister. Ölüm korkusu sürekli kendisiyle olduğundan bazen onun yerine geçmekte sakınca görmez. İktidar ve ölüm yan yana, iç içe iki konudur ve birbirini besler.
Modern zamanlarda iktidarın meşrutiyetini sağlama aracı parlamento ise “hepsi birbirine benzeyen yeteneksiz ama kurumlu soylularla fırsatçı orta sınıf üyelerinden oluşan ulusal çöp yığınıdır.” Orada da biat ve ihanet arasında çok ince bir çizgi vardır. İktidarın lanetli oluşuna bakmaksızın ona göz dikenleri katlanmaları, karşılaşmaları muhtemel ihanet bekler. Tasfiye edilmek ve sıradanlaşmak… İnsanın doğasındaki en zayıf özellikler; aç gözlülük, iki yüzlülük ve kibir iktidar gücünün zehridir. Bu zehir süreç içerinde bireysel ahlaksızlığa dönüşürken toplumsal çürümeyi derinleştirir.
Karmaşık ilişkiler ağının bir bileşeni olan iktidarda; “bir kişinin korumaları çoksa korkuyor, bir kişinin danışmanları çoksa bilgisizdir. Bir kişi çok konuşuyorsa yalancıdır.” İlkeleri hep geçerlidir. İktidarda var olma, sürdürme; hukuki, ahlaki ve vicdani ilkelerin dışına çıkışla mümkündür.
İktidarın lanetli ve zehirli oluşu, güvenilmezliği sürekli bir kuşku haliyle yaşamayı zorunlu kılar. Kendi parıltılı halleri görüntü yanılsaması olup, gerçekten o kadar uzak ki! Tarih boyunca büyük küçük ölçekli iktidar güçleri sürekli bir korku hali yaşamışlardır. Rakiplerini---düşmanlarını--- yok etmek istedikleri gibi en yakınlarını da rakip olarak görmeye başladılar ve yok ettiler. “Savaşlar, isyanlar ve çatışmalar bedenle onun istekleri yüzünden çıkmıyor mu? Bütün savaşlar maddi kazanımlar sağlama isteğinden çıkar, maddi kazanımlara da bedenimize köle gibi hizmet edebilmek için ihtiyaç duyarız.” İktidar olmak biraz da çatışma ve savaş halinin sürdürülmesinin olağanlaştırılmasıdır.
İktidarların toplama kampına çevirdiği gezegenimiz gerçek anlamda çivisiz. Bundan dolayı da bulundukları, yaşadıkları, hâkim oldukları alanları birer toplama kampına çevirmişlerdir.
Sevgilerin, umutların, hayallerin hapis edildiği sonra da hayatların son bulduğu yerler; toplama kampları.
İnsan hayatının büyük bir zamanı aslında kamplarda geçiyor. Hepimizin; tel örgülerle, duvarlarla çevrili, zincirlerle prangalarla zapt edilen hayatlarının açık kamplarda tükendiğinin farkında mıyız, bilinmez. Ancak hiçbir hayatın insanın kendisine ait olmadığı gerçeğini asırlardır insanlık belirgin, net örnekleriyle bize sunuyor. Her bir kampın çok farklı olsa da ortak olan özelliği; süründürdüğü gerçeğidir. Ölüm mangaları, ölüm fırınları, kobay laboratuarları görünürde olmamakla birlikte aslında sinsi bir şekilde bütün benliğimizi ele geçirmiş, bizi yönlendirmekte azar azar derin sessizliğinin kollarına bırakmaktadır. Ölüm bazen çok arzulanmakla birlikte melek nazlanmakta ve süreyi uzatmakta, acıyı derinden yaşatmaktan zevk almakta. Ölüm meleği etrafımızda dolanmakta, kendini uzaktan hissettirmekte, geri çekilmekte, ölüm kampını terk etmeden asılı duran bir göz misali bakınıp durmakta.
Toplama kampı; sözcükleri bile itici iken, içindeki yaşamın çekilmezliğini tasavvur edemiyorum. Tıpkı bizim yaşamlarımızın çekilmezliği gibi…. Dünyanın kocaman bir toplama kampına dönüştürülmesi iktidarların bize dayattığı insanlığın en temel sorunu olarak karşımızda duruyor. Aşar mıyız, nasıl çözüm buluruz bilmiyorum. Umudum hapis edilmiş olsa da çıkış bulunacağına inanıyorum.
Her bir ömür tüketim kampında zebanileşen ölüm meleklerinin insafıyla yaşamların yavaşça bitişine tanıklık etmekten yorgunuz, bitkiniz, dermansızız.