Edebiyatın arayışı biraz da çatışmanın –kötülüğün – olmadığı bir dünyanın varlığına ulaşmaktır. Sevginin yolculuğunu edebi metinlerin bütünselliği içerisine yerleştirip koruyuculuk rolünü yerine getirmektir.

Rezil bir yüz yılı geride bıraktık. Umutları yeni yüz yıla taşımaya çalıştık. Ancak her geçen yıl, içinde bulunduğumuz yüzyılı kirletmekten, bir önceki yüz yıla rahmet okutacak kötülükleriyle bizi, yaşamları ele geçirdi. Edebi metinlerin bu rezillik içerisinde nahifliğini koruması, inceliğe ulaşması, yüreklere sevgi tohumları serpmesi mümkün mü? Serzenişlerinizi, usançla karışık umutsuzluğa karışan öfkelerinizi görmekle birlikte elimizden çaresizlik dışında bir şey gelmemesi de çıkmazımızdır.

Sait Faik’in Ay Işığı öyküsündeki nasıl bir dünya istiyorsunuz sorusuna yanıtında saklıdır kötülüklerin kahır edici, ölümcül, karamsarlıklarıyla. “Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin, bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya. Sevilmeye layık, küçük kızların o…. olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlı ile konuşabildiği, para için namus, haya, hayat, gece, gündüz satılmadığı bir dünya… Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun, çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya,,, İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru söylemeye salahiyette kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…”

Edebiyatçı metnini yazarken; iç çekişlerini, umutlarını, var olanı, hayallerini gerçeklikle harmanlar ve okuyucuya sunar. Bir metinle ne değişecek diye ukalaca çıkışlarda bulunacak boşboğazlara cevap verme gereği duymuyorum. Zamanı gereksizce harcamamak için kısa bir suskunlukla geçiştireyim.

Birçok şey; ufacık şeyler umursanmadığından, kulak ardı edildiğinden, önemsenmediğinden yaşamımıza girip bizi ele geçirdi. Kötücül dünya bir gecede oluşmadı ki! Ayak seslerini duyduğumuz her kötülüğe kulaklarımızı tıkayarak, sessizliğe bürünerek, görmezden gelerek yollarını açtık. Kimi büyük tahribatlarla bu gezegeni mahvı etti. Kimi de küçük dokunuşlarla geleceği mahvı etmenin yollarını sessizce açtı.

Edebi vuruş, edebi dokunuş ne derece cesaretli olursa kötülüğün yolculuğu sorunlu, dikenli olur, güçsüzleşir. Yok, olur demiyorum. Edebi direnç miras olarak kalacağından sonrakilere rehber olduğundan sessizlik çığlıklara dönüşmektedir.

“Haziranla vedalaşan ılık gözler, bedeni heyecanla sallandıran sözler, pembeleri ve morları ateşli dillere sokan diller, sütleri köpürtüp bala bulayan eller, yedi dağın kokusunu solutan güller, içine akan ışıkla suretteki manayı aydınlattı.”

Hikâyemizi yazarken, hikâyemizle hiç alakası olmayan hikâyelere de uzanırız. Bazen bir izleyici, bazen içinde yer alan biri olarak. Ancak bütün mesele hikâyenin bize kattıkları, etkileri ve sonrasında bıraktığı izlerde saklıdır. Yazım serüveni biraz da bu hikâyelerin izlerini sürmeyi amaçlar. Her neyse yazılıyor, yazılmalı… Sözcüklerin sesi kısılmadan, kelamın gücü yok sayılmadan yazılmalı ve sonrasına emanet olarak bırakılmalı ki yaşam; zenginleşsin, kolaylaşsın, yaşanılır olsun.

Yazarken; içimizi kemiren acıları sözcüklere dökerken başka hayatların da sesi, sözü olmayı amaçlarız. Veya acılarımızı azaltmak istedikçe yalnızlaşmayı çoğaltmaktır derdimizi. Yalnızlaştıkça çoğalmak nedir bilir misiniz? Bunun klasik bir reçetesi olmamakla birlikte hayatın deneyimlerini paylaşma isteği, arzusu ve baskısının zorunluluğudur yazmaya sürükleyen. Ancak hangi nedenlerden kaynaklanırsa kaynaklansın sonucun olumlu etkilerini gördükçe mutlu oluyorum. Aslında “ hayatımız tek değil, birçok alanda tıka basa hikâyeler, hem içimizdeki, hem de bizim içinde olduğumuz hikâyedir.” O hikâyelerin kâğıda geçişidir bizim amacımız. Kalıcı olması, sonraki nesillere ilham vermesi veya ders olması için. Bakışınıza, anlayışınıza, yazım gücünüze göre değişir. Ancak talihsiz, acılı bir coğrafya’ da yaşamanın yükünün ağırlığını da taşımak zorundayız. Çünkü bu coğrafya “evlatlarına kendilerinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Buna rağmen yazarak kendimizi aramaya, bulmaya çalışıyorum. Kendi keşfimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sevdiğimiz her şeyle yeniden karşılaşmak yaşamak, nefret ettiklerimizle yüzleşmek. Korkulardan, ön yargılardan kurtulmak, insana insanca bakmak ve görmek. Bütün bunları küçümsüyorsanız uzak durun okumaktan, yazmaktan. Keyifli yolculuğumu sizsiz de sürdürebilirim. Keyif alıyorsanız yolculuğumuza ortak olun, birlikte tadalım o güzellikleri.

Metinlerin satır aralarına gizlenenleri görmek için de birazcık çaba harcamanızı, düşünme hakkını kullanmanızı istiyorum. Her metin bir anlam ifade etmeli. Sözcüklerin sıralandığı bir çöplükle karşılaşmak istemiyorsanız yazıma özen ve saygı göstermek zorundayız.

Yazı sanatı, sanatların en soylusudur. Yazdıklarımın ilk okuru olmak beni mutlu ediyor. Okumanın dolgunluğu ve yazmanın boşalmasıyla sözcüklerin peşine takılırım. Beni götürdükleri diyarlarda, mekânlarda arayışımı sürdürürken, molalarda eskiyen hayatların izlerini sürerken, yeni hayatların umutlarını kendimle alırım, getiririm meskenime.