Bazı sayılar vardır; yalnızca matematikte bir karşılıktan ibaret değildir. İnsanların hafızasında, dilinde, inancında ve günlük hayatında başka anlamlar taşır. Kırk da onlardan biridir.
“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” deriz. “Kırk gün kırk gece” deriz, “kırkı çıktı” deriz, “kırklamak” deriz. Bir sözü kırk gün tekrarlarsan insanın zihninde yer edeceğine inanırız. “Kırk dereden su getiririz”, “kılı kırk yararız.” Masallarda Kırk Haramiler, Kırk Yiğitler, Kırk Kızlar çıkar karşımıza.
Kırk, hayatımızın içine öyle sessizce yerleşmiştir ki çoğu zaman neden bu kadar anlam taşıdığını düşünmeyiz.
Oysa bu sayının kültürel hafızamızda güçlü bir yeri vardır.
Türk kültüründe kırk; kimi zaman tamamlanmayı, kimi zaman olgunlaşmayı, kimi zaman da bir eşikten geçmeyi simgeler. Yeni doğan bebeğin kırkının çıkması, lohusalık dönemine ilişkin kırk gün uygulamaları ve ölümün ardından gerçekleştirilen kırkıncı gün anmaları, hayatın başlangıcıyla sonunu aynı sayı etrafında buluşturur.
Dini ve tasavvufi kültürde de kırk sayısı önemli bir yere sahiptir. Kırk günlük çile, Kırklar Meclisi, “dört kapı kırk makam” gibi ifadeler, bu sayının manevi dünyamızdaki izlerini gösterir.
Peki, insan neden kırka bu kadar anlam yüklemiştir?
Belki de cevap, biraz insanın kendisinde gizlidir.
İnsan belirsizlikleri anlamlandırmak, yaşadıklarına bir başlangıç ve son çizmek ister. Bir sürecin tamamlandığını hissetmeye ihtiyaç duyar. “Kırk gün” dediğimizde yalnızca bir zaman dilimini anlatmayız; zihnimizde bir bekleyişin, sabrın ya da değişimin sınırını da belirleriz.
Bu yüzden kırk, insana bir çeşit eşik duygusu verir.
Kırk yaş da bunun en tanıdık örneklerinden biridir. “Kırkından sonra” diye başlayan cümlelerimiz boşuna değildir. İnsan, belli bir yaşa geldiğinde hayatına biraz daha geriden bakar; yaşadıklarını tartar, seçimlerini sorgular ve bazı şeyleri eskisinden farklı değerlendirmeye başlar.
Belki de kırk, bize yalnızca yaşı değil, yaşanmışlığı hatırlatır.
Bir de işin toplumsal tarafı vardır.
“Kırk yıllık dostluk” dediğimizde yalnızca geçen zamandan söz etmeyiz; o dostluğun sağlamlığını, yıllara direnen bağını anlatırız. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” derken de kahveden çok vefayı, gönül almayı ve hatır bilmeyi dile getiririz.
Kısacası kırk, dilimizde çoğu zaman bir sayı olmaktan çıkar, bir ölçüye dönüşür. Bazen çokluğu, bazen sabrı, bazen dostluğu, bazen de olgunluğu anlatır.
Peki, bütün bu anlamların içinde bizim 40'ımız ne anlatıyor?
Kırşehir'in plakası: 40.
Kırşehir'in yollarında, şehir dışına çıkan araçlarda, düğün konvoylarında karşımıza çıkan iki rakam…
40.
Kırk yıllık Kırşehirli olarak bu sayıyı gördüğümde tarafsız kalmam biraz zor. İnsan memleketinin plakasını görünce matematiği bir kenara bırakıp gönül hesabı yapıyor. Galiba bu konuda biraz taraf tutacağım. Çünkü insan, kırk yılını aynı şehirde geçirince 40'ı gördüğünde yalnızca bir plakaya bakmıyor; memleketini görüyor.
Kırşehir'in plaka kodunun 40 olması elbette bir tesadüf. Ama bazı tesadüfler vardır ki insanın hoşuna gider. Zamanla onlara kendince anlamlar yükler.
Kırşehir de geçmişiyle, ozanlarıyla, âşıklarıyla, Ahi Evran'ıyla, Neşet Ertaş'ıyla, bozlaklarıyla ve köklü kültür mirasıyla yaşanmışlıkların izini taşıyan şehirlerden biridir.
Kırk sayısının kültürümüzde çağrıştırdığı olgunluk, sabır, hatır ve birliktelik düşüncesiyle Kırşehir'in kültürel birikimi arasında sembolik bir bağ kurmak mümkün.
Belki de bu yüzden Kırşehirli için 40, yalnızca otomobil plakasındaki iki rakamdan ibaret değildir.
Biraz memleket demektir.
Şehir dışındayken önümüzde bir 40 gördüğümüzde dönüp bir daha bakmamız bundandır. Sanki aynı şehirden birine rastlamışız gibi oluruz. Plakadaki iki rakam, bir anda Cacabey'i, Ahi Evran'ı, Kırşehir'in bozlaklarını, çocukluk sokaklarını, düğünleri, bayramları ve memleket özlemini hatırlatabilir.
Çünkü insan zihni bazen koskoca bir şehri iki rakama sığdırır.
40 da Kırşehir için biraz böyle bir şeydir.
Kırkın kültürümüzde uyandırdığı tamamlanma ve olgunlaşma çağrışımlarını düşündüğümüzde aklımıza bir başka düşünce daha gelir: Belki de Kırşehir'in 40 plakası, bize yalnızca nereden geldiğimizi değil, yıllar içinde neleri biriktirdiğimizi de hatırlatır.
Çünkü şehirler de insanlar gibidir.
Yaşadıkça birikirler. Kültürleri, acıları, sevinçleri, türküleri, hikâyeleri ve hatıraları zamanla onları olgunlaştırır. Her kuşak, kendinden bir iz bırakır; her hatıra, şehrin hafızasına yeni bir anlam ekler.
Kırk da tam burada anlam kazanır.
Bir rakam olmaktan çıkar, hafızaya dönüşür.
Kırşehir'in yollarında her 40 gördüğümüzde belki de farkında olmadan kendi memleketimizin hikâyesine bakarız. Bazen bir plaka, bize yıllardır içimizde taşıdığımız aidiyeti hatırlatmaya yeter.
İki rakam…
Ama içinde koskoca bir şehir.
40.
Kırşehir'in plakası.
Ve en çok da hatırası.
40 SADECE BİR SAYI MI?
Hatice Altıok Akdoğan
Yorumlar