11 Nisan 1980 günü, düşünen-yaratan, üreten herkese düşman olan zorbalarca, dört dörtlük faşistlerce katledilen yazar arkadaşım Ümit Kaftancıoğlu’nu 1973 Ekiminde İstanbul’da tanımıştım.
İkimizde aynı bölgenin çocuğuyduk. İkimiz de köyden gelmiştik. Farklı zamanlarda. O, Ardahan’ın bir bucağı sayılacak küçüklükteki Hanak’tan, bense Artvin’in Ardanuç’undan düşmüştük öğretmen olmak için yollara. Kader, beni Adana’nın Düziçi’ne Ümit’i Cılavuz’a atmıştı. “Tüfekliler” romanında anlattığı Mardin civarında çalışırken, ben de aynı feodal yapıyı Erzurum’un Tekman’ında “Şeyh Sait İsyan Bölgesi”nde yaşıyordum. Yazdığım röportajları yayımladığımdan 19 yaşımın gençliğiyle sürgünlere yollanıyordum.
Sonraları TRT mikrofonlarından duymaya başladım adını. Cumhuriyet gazetesindeki küçük notları yazan kişinin Ümit Kaftancıoğlu olduğunu da bilmiyordum. “Garip Tatar” adını kullanıyordu. Varlık dergisinden de bu ad altında küçük öyküleri, makalemsi yazıları çıkmıştı. İlginç bir ad: Garip Tatar. Derken, 12 Mart günleriydi. Bir rastlantı sonucu, radyoda “Yelatan” romanı üstüne düşüncelerini açıklarken dinlemiştim. O sıralarda İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyor ve Denizli Öğrenci yurdunda kalıyordum. Övünerek ve kıvançla yanımda bulunanlara “işte bu dinlediğiniz adam bizim oralardan Kars’ın Hanak ilçesinin Saskara Köyünden” diye söylemiş ve kendi çevreme bir pay çıkarmıştım. O konuşmasında açıklamıştı esas adının Garip Tatar olduğunu. Bunun üzerine Varlık’taki ilk öyküleriyle Cumhuriyet’teki kısa köy notları arasında köprü kurabilmiştim.
Resimli röportaja “Hakullah” ilkin mezhepsel bir ajitasyon olarak düşünmüştüm. Fakat aldandığımı anlamıştım. TRT Büyük Ödülü’nü aldığı “Dönemeç”i Cumhuriyet’ten okurken kendi resmimi bulmuştum? “Ali Naci Karacan Röportaj Ödülü”, “TRT Büyük Ödülü” derken bizim Garip Tatar, Ümit Kaftancıoğlu adıyla peş peşe “velûd” bir yazar olarak boyuna yapıt üretiyordu. Hem de ne üretme!. Dergiler, gazetelerdeki yazıları bir yana TRT programlarıyla da doymak bilmez bir iştahla Anadolu insanına kültür ürünleri sunuyordu: Öğretmenler Odası, Av Bizim Avlak Bizim, Bizden Size... Tek Atlı Tekin olmaz, Dört Boynuzlu Koç...
Bunları dostluğumuzun başlangıç nedeni olarak anlattım. İstanbul’a gittiğimde mutlaka ya İstanbul Radyosu’ndaki odasında ya da Aksaray-Sofular Sokaktaki evinde arar bulurdum.
Her ikimizde doğanın içerisinden gelmiştik. Artvin-Ardahan çevrelerinden özellikle Dursun Akçam’ın “Kanlıdere’nin Kurtları” romanında olay yeri olan Yalnızçam yöresinin doyumsuz güzelliğinden söz ederdik. Sonra Yelatan’a, Kaçkar’a, Kürdevan dağlarına uzanırdı hasretimiz. Benim metropolitan kente alışamadığımdan bahsetmeme karşın O, artık alıştığını söylerdi. Fakat bunun biraz da zorlama olduğunu anlardım. Zira Garip’in doğaya tutkusu çok büyüktü. Halkı ve doğayı özdeş görüyordu. Emekli olduğunda çocukluğunun geçtiği yerlerde de yaşayacağından, mezarının da oralarda olması gerektiğinden bahsederdi.
“Ben muzu yirmi yaşımda gördüm” “ne olduğunu bilmiyordum”, “önce tiksindim” sözlerini belki on, on beş kez yinelemiştir. Mandalina, portakal adındaki meyveleri de ilk kez Cılavuz’da gördüm. Kendim kazanıp alıncaya dek doyasıya meyve yediğimi anımsamıyorum” derdi. Kendinin zamanında tatmadığı bu nimetlerden Anadolu insanının, çocuklarının alabildiğine yararlanmasını hasretle anlatırdı. Çocukluğunda çobanlık yaparken Artvin’in bağlık vadilerinden gidip gezgin olarak kiraz satan bir adamdan bir avuç kiraz almak için bir koyunun yününün yarısını verdiğini anlattığında yanımızda bulunan arkadaşlar, gülüşüvermişlerdi. Benim için değişik bir realite değildi. Gerçekten de çok ilginç romanlar üretecek yoğun ve çok boyutlu bir yaşamı vardı Garip’in. Zira büyük yaşayan, büyük ve yoğun yazar!
İstanbul’da öldürüldüğü semtte bulunan apartmandaki dairesini Mardin’den öğrencisi olan bir inşaat mühendisinin yardımı ve toleransıyla almıştı. Taksiti bitince bir yayınevi kuracağını söylüyordu. Kendi ıstıraplarını ve yıllarca ortaya çıkamadığını beyanla daha çok genç yazarların yapıtlarını basacağını inatla söylerdi. Babıâli’nin yayın ağalarından ilençliyerek söz ederdi. Adını vermeyeyim. Yelatan romanını Remzi Yayınevi basmadan önce bir başka yayınevi sahibine vermiş. “Ben bir okuyayım sana haber veririm” demiş. Aradan üç ay geçmiş. Kaftancıoğlu varmış yayıncının yanına. Yayıncı oralı olmamış. İçeride camekânlı yerde yardımcıları varmış yayıncının. Onlara seslenmiş:
“- Ola hele anlat bakalım o çocuklar nereye gidiyordu?” o çocuklar dediği aslında “Dönemeç”teki çocuklar. Yayıncı kitabı okumamış bile.
Bir gün, Garip Tatar’ın neden ve nasıl Ümit Kaftancıoğlu olduğunu sormuştum. “Garip Tatar” daha kalıcı, vurucu ve halkın kendinden bir addı. Bunun nedenini sordum. Satırı satırına o zaman yazdığım gibi aktarıyorum:
“Cılavuz Köy Enstitüsü’nde okurken Erzurum Nenehatun Öğretmen Okulu ile bir münazara yapmamız gerekti. Konu, “eğitimde kadın öğretmenler mi, erkek öğretmenler mi daha başarılıdır” başlıklari idi. Ben Cılavuz ekibin başkanıydım. Gelenek gereği başkanlar iki kez konuşuyordu. Erzurum’a gittik. Ekip üyeleri sırayla tanıtılıyordu. Sıra bana geldi. Garip Tatar deyince salon yarım saat güldü. Kahkahayı jüri üyeleri zor belâ bastırdılar. Erzurum Milli Eğitim Müdürü, özellikle kız öğrencilerin bulunduğu tarafa seslendi:
“- Susun be! Hiç böyle bir ad duymadınız mı? Duymadınızsa duyun! Köylere gittiğinizde daha acayip adlar duyacaksınız. Ayıp be! Yeter!”
Ama ben yıkıldım. Ne var ki gülenlerin tümü de köylü kızlarıydı. Ama biraz kent kokusu almışlar tabii. Münazarayı bu moral çöküntüsüyle kaybettik. Okul müdürü bizlere kızların ördüğü birer kravat hediye etti. Gönlümüzü aldı sanki. Bana verilen kravatta G.T. harfleri vardı. Aslında tüm kravatlarda alfabenin çeşitli harfleri vardı. Bana öyle geldi ki Garip Tatar’ın baş harflerini taşıyanını bana özellikle seçip vermişlerdi. Öyle ya oracıkta örecek değiller ya. Böyle adın Allah belasını versin, dedim kendi kendime. Ama kahroluyordum. Münazarayı da adımın belasına kaybetmiştik. Bu addan dolayı anama babama âdeta düşmandım. Gençlik havası bu! Nedenlerine inip kendimi kurtaramazdım kahrolurdum. Otele filan gittiğim de adımı utana sıkıla söylerdim. Ya adam bir kahkaha atarsa?”
Bu nedenle mi değiştirdiniz?
“Dahası var. Adımdan dolayı ikinci darbeyi Gazi Eğitim Enstitüsü sınavlarına geldiğim zaman yedim. Yukarıdaki aynen yinelendi. Otelci “bu adı uydurma” dedi. Öğretmen kimliğim vardı. Buna rağmen kabul etmedi. Başka bir otele gittim Ankara’nın Hergele Meydanı’nda. Zar zor barakamsı bir otele kabul edildim. Ama oradaki adam da bunun öyküsünü sordu. Fakirlikten, yalnızlık içerisinde doğup kaldığımdan anam koymuş bu adı, dedim inandı adam.”
“Üçüncü darbeyi de ortaöğretim öğretmeni olduğum zaman yedim. Pazar Ortaokulu’na atanmıştım. Öğrenciler, adımdan dolayı alaya alıyorlardı. Çıra gözlü cin gibi Karadeniz çocukları. Sağda-solda “Garip” sözünü geveler dururlar. Bayrak törenlerinde, toplantılarda bir “Garip” uğultusu alır gider. Bu addan iyice tiksinmeye başladım. Başka okula nakledilince değiştireceğime dair söz verdim kendi kendime.”
Pazar’dan Sivas İmranlı Ortaokulu’na atanınca kimse duymadan, tanımadan dosdoğru mahkemeye başvurur. Asliye Hukuk Hâkimliği’ne dilekçe verir, önce adını “Ümit” yaptırır. Sonra da bir başka davayla soyadını da değiştirir “Kaftancıoğlu” olur. “Ümit” de “Kaftancıoğlu” da gene halktan isimlerdir” diye noktalamıştı o günkü konuşmamızı.
“- Baktım ki Garip Tatar her yaşta peşimi bırakmıyor. Başka çaresi yoktu. Çocuklarımla da dalga geçenler çıkabilirdi. O yüzden!”
1976 Yılında “Hacı Bektaş’ın Toplumcu Yönü” konulu bir deneme yarışması düzenlenmişti. Ümit Kaftancıoğlu’da bu kaynaktan biri olarak ve ayrıca “Yelatan” ve “Hakullah”ta bu kaynağın konularına el attığından olacak ki seçiciler kurulunda o da vardı.
Adnan Binyazar, Konur Ertop, Sabahattin Batur, Orhan Hançerlioğlu, Tahsin Yücel’in yaptığı seçmeler sonucu ben de üçüncülük ödülünü alarak Hacıbektaş Veli törenlerine çağrılmıştım. O küçük fakat aydınlığı büyük ilçede büyük merkezlerde yapılanlardan daha mükemmel bir açıkoturum düzenlenmişti. Halk bilim uzmanı Cahit Öztelli de gelmişti. Konuşmaların uzatılmadan kesilmesini ve bu yolla sağlanacak zaman içerisinde daha çok kişiye söz verilmesini yönetici Nejat Birdoğan’dan rica etmişti. Ümit Kaftancıoğlu bir ara söz alarak Hakullah röportajındaki anlattıklarına atıfta bulunurcasına şunları söylemişti:
“...Bir gün hacı Bektaş Veli ile müritleri çevrede dolaşıyorlarmış. Çayırda mı tarlada mı bir yerde eşeklerin çiftleşmesine tanık oluyorlar. Erkek eşek üstte dişi eşek altta. Bu görünüm karşısında Hacı Bektaş yanındakilere dönerek sorar:
“- Üstteki mi olmak isterdiniz alttaki mi?” Hemen hepsi aynı cevabı verirler ufak tefek yorum, yakıştırma ayrımıyla:
“- Üstteki olmak isterdik!”
Hacı Bektaş “hayır” der. Alttaki olmak lâzım, zira bizim tekke ezen bir tekke değildir. Üstelik alıcı tekke değil, verici tekkedir!” Bununla, Alevilikteki “dede”lik kurumuna atıfta bulunmak istemiş ve bunların Hacı Bektaş düşüncesinde yerinin olmadığını söylemişti.
Dönüşte Kırşehir’e uğrayıp konuğum olduklarında Abdurrahim Dede ile birlikte yedikleri biber dolmaları için:
“Ben bunlardan otuz tane yerim, zira otuz yaşıma kadar doğru dürüst dolma bile yemedim” sözünü unutmam mümkün değil!
Ona sıkılan kurşunların tümü Anadolu insanına sıkılmıştır. Tarihimize, dilimizin güzelliklerine, ulusumuzun kalbine sıkılmıştır. Çünkü Kaftancıoğlu Türk diliyle altın yapıtlar yazıyordu. Çok yüklüydü. Yağdıracağı rahmet çoktu. Dopdoluydu. Yüzlerce yapıt verebilecek yeteneğe, çalışma kararına, gücüne sahipti. Bir edebiyat fabrikası gibiydi. Gerçek anlamda bir “ulusçu” bir “halkçı”ydı. İyiliğin, güzelliğin, esenliğin yanındaydı. O’na kıyan eller, Türk tarihini, uygarlığını, yaratısını bilmeyen kandırılmış zavallılardır. O’na ateş etmek için kişinin deli olması gerekir. Orhan Yavuz’a, Server Tanilli’ye, Cavit Orhan’a, Ümit Doğanay’a, Kerafakioğlu’na, Bedrettin Cömert’e, Talip Öztürk’e, Doğan Erdoğan’a, Nabi Aksoy’a... kurşun sıkanlar da... (11.04.1959)