İlk cümlenin çıkışı, yazılışı… Belki de doğum sancısı çeken bir kadından daha ağırlarına maruz kalıyorum. Düşünüyorum olmuyor, çiziktiriyorum olmuyor. Tersten alıyorum, olmuyor. Veya bir türlü kıvamını bulup kağıda dökülmüyor sözcükler. Duraksıyor, düşünüyor, yorgun gözlerle, karamsar ruh haliyle oluruna bırakıyor, defteri kapatıyor, kalemi usulca kenara bırakıyorum. Halbuki insan öylesine boş boş düşünürken ne güzel cümleler kuruyor. Kafamda şekilleniyor, akışına bırakayım, kağıda dökeyim diye… Kağıt, kalem arıyorum, buluyorum. Sıra sözcükleri aktarmaya geliyor, çoğu o arada uçmuş oluyor. Nasıl oldu, nereye uçtu, yeniden gelir mi diye bir süre öylece bekliyorum. Hiçbir şey yapmadan ve düşünmeden öylece bakınıyorum. O, bir süre önce kafamda deliler gibi çarpışan, akan, bir an önce kağıda dökülmek için sabırsızlanan sözlere ne oldu. Sessizliğime çekiliyorum. Aslında niye yazıyorum diye takılıp kaldığınızı ve soracağınızı da… Ne yapayım. Başka yapacak bir şeyim olmadığı gibi, yazmak dışında her şeyi kendime yasakladığım için… Tuhaf olduğunu da biliyorum. Ne yapayım, başkaca da bir şey düşünüp, yapamıyorum. Çivisi çıkmış dünyanın ağırlığı, insanlığın bitmez tükenmez çözümsüz dertleriyle boğuşmaktan vazgeçip inzivaya çekilmek… Bir şeyhin müritlerinden kaçmak, uzaklaşmak isteğiyle… Hoş, benim müritlerim de yok, ben de bir şeyh iddiasında değilim. Ancak o kadar çok bunaltıcı bir ortamdayım ki kaçış bir kurtuluş olmamakla birlikte geçici bir çözüm olsa gerek.
İnsanı farkında olmadığı büyük büyük değerler mi, yoksa kocaman küçük, insanca zayıflıklarının farkında olması mı büyütür.
İki büyük korkuyla yaşarız. Ölüm ve yalnızlık. Bu korkulardan kurtulmak için de severiz, sevilmeyi arzularız. Yokluğumuza üzüleceklerin varlığı bir nebze olsun yüreğimizi hafifletir, su serper.
Yalnızlık açlığı çeken ben, kalabalıklardan bir an önce uzaklaşmak, kaçmak istiyorum. Nereye diye sormayın. Çok uzaklara, ıssızlıklara, kuş uçmaz kervan geçmez diyarlara… Bulutların göründüğü, güneşin tepemde dolaştığı, kirletilmemiş suların parıltısının göz kamaştırdığı, kuş seslerinin melodik olarak aktığı, insanın olmadığı, sözlerin sandıklara kilitlenmediği, kendimle konuşmaların bir süre sonra yerini suskunluğa bıraktığı bir yer mi dersiniz!.. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse öyle bir yer var mı, ondan da kuşkuluyum. Arada depreşen yalnızlaşma arzusu ve isteği korkularımın duvarına çarparak bana dönüyor. Belki de buna cesaret edecek gücüm yok, belki de yalnızlık korkusunun bitkinliğine, güçsüzlüğüne hazır değilim. Beynimde şekillenen ancak pratik sonuçlarından ürktüğüm bu kaçış, bu kurtuluş senaryosu yalnızlık korkularıma derman olur mu, bilmiyorum. Bütün ideallerimden vazgeçtiğimde, bütün beklentilerimi yitirdiğimde hazır olurum, kim bilir ki! İnsanlardan kaçtığımdan, insanlardan nefret ettiğimden değil yalnızlığa kaçış isteğim. İnsanları daha iyi anlayabilmek, empati duygusunu özümsemek, içselleştirmek için de olabilir. Ruh hali size ait olup, tercihi sunmakta size aittir. Kendime dönecek olursam; biraz da kaçışın hikayesi diyebilirsiniz. Bunu açık sözlülükle itiraf ettiğimden sırtımdaki yükün hafiflediğini, ferahlık hissine sürüklendiğimi de bilmelisiniz.
İnsanın içindekileri birikinti olarak bırakıp gitmesi, satırlara dökmemesi, yazdığı bir kaç güzel dizenin arkasına gizlenip yaşaması, onu sürekli bir avuntu olarak görüp, yukarılardan bakması trajik olmasa da ağır, korkunç bir yenilgi, umutsuzluk ve yalnızlık olmalı. Belki de hep gelecek olanı, ancak hiç gelmeyeni beklemenin korkunç azabı… Yalnızlığın içinde biriken azabın korkunç işkencesi. O gelecek olanı beklemek, o sesin kulaklardaki uğultusuna hasret kalmak. O hasret beni çocukluğumun sessiz günlerine uzatıyor. Gürültüden, karmaşadan, kırıp dökmeden uzak olan o günlerin sessizliğinin mutluluğu ile dalıyorum gecenin sessizliğine, karışıyorum gündüzün yalnızlığına… Büyük adam olmak gibi düşlerimin, heveslerimin, ihtiraslarımın olmadığı sükunetin yalnızlığının çekiciliğinde uyuyakalıyorum.
Yazdıklarımı; sınırlandırıp, sonlandırıp, yeter artık bu kadar diyerek yalnızlık inzivasına çekilip ardından zindanıma hapsolarak ölümü bekleme talihsizliğini yaşamak istemiyorum. Yazdıklarımın üstüne çıkarak, yeni fikirler üreterek, var olanı başka açılardan denerken, denenmemiş olana yolculuk yapma arzusu beni müthiş heyecanlandırıyor. Heyecanımın nedeni; yenilere ulaşmak, var olanla uzlaşmaz noktalara sürüklenmek. Amacım bir zamanlar ıvır cıvırların toplamı ve tekrarı olan kişisel gelişimin yozlaşmışlığıyla sizi uğraştırmak değildir. Moda olanın sabun köpüğü misali aniden kaybolacağını ve görünmez olacağını biliyorum. Dönemsel moda akımlardan uzak, akli selim sözcüklerle ve düşüncelerle yolculuğumu istikrarlı, kazasız belasız sürdürme derdindeyim. Zor olduğunu biliyorum. Yeniye yolculuğun kolay olduğunu söyleyeceklere itibar etmemenizi öneriyorum. Hayatın sıkıcılığı içinde geçmişe takılıp kalmanın sadece ibret alınması halinde değerli olduğuna, aksi durumda bugüne hiçbir faydası olmayacağı gibi bilinmez geleceği karartacağına, bezginlik yaratacağına ve umutsuzluğa sürükleyeceğine inanıyorum. Yarın belki de hiç olmayacak. Bugünden yarına ilişkin vaazlarda bulunmak, vaatler sunmak anlamsıza dönüşür. İnsanın kendi geleceği belirsizken, insanlığın geleceğine ilişkin bolca önermelerde bulunup, ahkam kesmek yüreğin yorgunluğu, ruhun sersemleşmesi dışında sıkıntı halini getirir. Uzak durmalı o hayali kurgulardan.
Dünya çok mu kirlendi? İnsanlık çok mu acımasızlaştı? Değil, her şey olağan seyrinde asırlardır sürüyor. İnsanlığın tarihi kadar eskidir; kir ve acımasızlık. Doğal yaşam bittiği gün; erdemi bitirdi insanlık. Yalnızlık adası düşüm biraz da bu kirden, bu acımasızlıktan, bu bıkkınlıktan, bu yozlaşmadan, bu çürümeden bireysel kaçıştır. Asırlardır yalan sarmalı içerisinde sürdürülen yaşamlara bir tepkidir. Öyle bir yer kaldı mı sorusuna açık yüreklilikle; bilmiyorum diyorum.
Antik Yunan Rönesanssına ihtiyacımız var. Çeyrek asırlık bir zamanda insanlığa inanılmaz miraslar bırakan ve kaybolan o Rönesansa inanılmaz ihtiyaç duyuyorum. Saf haliyle, çıkarsız haliyle, doğal haliyle bırakılan bu mirasın canlandırılması, her türden kötülüğün panzehiri olarak ışıltılarını bize sunduğunda birazcık hafiflerim. Issız ada arayışım da gereksiz olur. Yalnızlık ve korku kendisiyle baş başa kalır. Gelecek kaygısı taşımadan sevgi adacığında huzurlu yaşamlarla oluruz. Orta çağın karanlığı insanlığa uğramadan Antik Yunan’ın yaşamıyla yetinseydik bugün nerede, nasıl olacağımızın tahayyülü bile heyecan veriyor.
Derin bir sessizlik çöktü üstüme. Nasıl desem sessizliğin içinde de her şeyde olduğu gibi kademeler vardır. Tarifini yapmakta zorlandığım bir sessizlik. Dışarısı nasıl; çocuk sesleri, kuş cıvıltıları, yaprak hışırtıları kesildi aniden veya bana öyle geldi. Gözlerimdeki ışıltı da kayboluverdi. Bakışlarıma bir ölgünlük çöktü, kararma karışımı bir sönüklük. Bir süre öncesinin Antik Yunan’ın canlı görüntüleri, heyecan veren yaratıcılığı yaşadığım anın gerçekliğinin sıkıcılığının, boğuculuğunun içinde yitirildi.İçimizdeki cehennemden kurtulmadıkça, başkalarının cennetini de göremeyiz. Duyularımız körelmişken insani tepkileri verme şansımız yok.
Çağımdan niye bu derece nefrete sürüklenip Antik Yunan’a özlem duyuyorum ki! Dünyanın her tarafına günlük uçuş imkanı, görüntülü sesli iletişim, hayatı basitleştiren her türden araca, her türden kitaba sanatsal, arkeolojik hazineye anında ulaşma olanağı. Koltuğundan kalkmadan, yatağından çıkmadan, geceliğini çıkarmadan günün her saatinde zamanı umursamadan en geniş ve büyük kütüphaneye ulaşma şansının olduğu bir çağ. Bir alo ile her türden ihtiyacın karşılandığı bir dünyanın neresi kötü. Antik Yunan’a özentiyi anlamsız bulanlar çoğunluğu oluşturacak biliyorum. Ben de arada kendimdeki bu arayıştan kuşku duymakla birlikte, bir şeylerin sürekli eksikliğini hissediyorum. Hayır, hayır iki şey; yalnızlık ve korku Antik Yunan’ın ortaklaşa, özgün, özgür düşüncesinin yokluğunun yalnızlığı ile yaratıcılığının engellenmesinin korkusu.
İnsanlığın ölümsüzlüğü ele geçirme arzusu ve hırsı köleliği mutlaklaştırmasıdır. Zorunlu kölelikten gönüllü köleliğe geçişin kabulü… Bilimin bir avuç muktedirin arzuları ve ihtirasları için kullanılması ilk bakışta cazip görünebilir. Bir çok kişi de bunun sonuçlarından yararlanacağından mutlu olabilir. Ancak insanlık geleceğinin avuçlarının içinden kayıp gittiğini fark ettiğinde her şey için çok geç kalmış olacak. Sinsi hastalık bedenlere ve ruhlara böyle yavaş yavaş enjekte ediliyor. Hem hastalığın, hem tedavisinin birilerinin kontrolünde ve tekelinde olmasının yarattığı ürkütücü bir durumla karşı karşıyayız. Halbuki “ölümlü olma duygusu, özgürlük arzusunun temeli, hem felsefenin hem de sanatın var oluş nedenidir.”
Batı uygarlığının öncülüğünde insanlığın kaydettiği olağan üstü ilerlemelere karşın bir yerlerde tıkanmaya başladığını ve kendini yok edecek sinsi bir hastalığın pençesinde kıvrandığını da belirtmekte sakınca görmüyorum. Sakın bu hastalık halinden memnun olduğumu düşünmeyin. Evet, dünyanın çığırından çıktığını, çivisi kalmayan bir yaşamın içinde debelendiğimizi kabul ediyorum. Ancak sinsi hastalığın insanlığı ele geçirip, yok etmesi nedense burukluk hissiyatı yaratıyor. Geçmiş ölüm yüklüyken, gelecek ölümün müjdeleri ve gerçekliği ile bizi karşılamaya hazır iken, bugünün çürümüşlüğünde sinsi hastalıklardan boğulmak ruhu tüketmekten başka neye yarıyor. Güçlü olma, hükmetme arzusu, isteği ve ihtirası yaşamın inceliğini, nezaketini, çekiciliğini yok etmeye çalıştıkça sinsi hastalık insanlığı esir alıyor. Nasıralı İsa misali teslim alınmış bir insanlığın münzeviliği hiçte anlamlı gelmiyor.
Toplu kıyımdan toplu intihara dönüşmesi insanlığın ve gezegenin kurtuluşunun tek çaresidir. Bütün kaygıların, imhaların, tecavüzlerin, inkarların sonunu getirecek olan, her şeyin resetlendiği, format moduna alındığı bir insanlık… Aksi durum sinsi hastalıkların yarattığı acıların birileri için derinleşmesi ve kendi olma halimizin tükenmesidir, sonudur.
Siz hiç kalabalıklara karışan; bilgisiz, habersiz ve ilgisiz kişilerin hamasetlerle beslenen ruhlarındaki öfke fışkırmasını, gözlerinde çakmak bakışları, yüzlerinde hiddetten kızarmış yanaklarını, ölüm ihtirası ile öfkeden titreyen ellerine ve bedenlerine tanık oldunuz mu? Sinsi hastalıktan düşünme ve anlam yetisini kaybeden bu başıboş kalabalıkların her gün dünyanın bir yerlerinde vurdukları, kırdıkları, yok etmeye çalıştıkları bir gezegen sizce iflah olur mu? Bu gezegen bence sinsi hastalığın pençesinde kıvranırken toplu intihardan başka bir kurtuluş reçetesi sunmuyor. Tek tek kötülüklerle veya kötülerle uğraşmak, yola getirmek, iyileştirmek sorunu çözmüyor. Yarattığı körleşme ile yanı başındaki olaylara kayıtsız kalıyor ve umursamıyor insanlık. Asıl tehlike körleşmenin diğer duyuları da duyarsız kılmasından geçiyor.