Bir şeyleri kaybediyoruz.
Ama ne gariptir ki neyi kaybettiğimizi anlayamayacak kadar da hızlı yaşıyoruz.
Aynı apartmanda oturuyoruz, birbirimizi tanımıyoruz. Aynı sokaktan geçiyoruz, birbirimizin yüzüne bakmıyoruz. Aynı sofrada oturuyoruz, elimizdeki telefondan başımızı kaldırmıyoruz. Binlerce kişiyi takip ediyor, yanı başımızdaki insanın derdinden habersiz yaşıyoruz.
Hiç olmadığımız kadar bağlantıdayız ama belki de hiç olmadığımız kadar uzağız birbirimizden.
Eskiden fakirlik vardı, yokluk vardı, imkânsızlık vardı. Fakat kapılar birbirine daha yakındı.
Bir evde yemek piştiğinde kokusu kadar paylaşma arzusu da komşuya ulaşırdı. Birinin başına kötü bir şey geldiğinde insanlar “Beni ilgilendirmez” demeden kapısında toplanırdı. Cenazede omuz, düğünde el, hastalıkta dua olunurdu.
Şimdi evlerimiz büyüdü, kapılarımız sağlamlaştı, arabalarımız yenilendi, telefonlarımız akıllandı.
Peki biz?
Biz de aynı ölçüde geliştik mi?
Teknoloji ilerlerken vicdanımız da ilerledi mi?
Gelirimiz arttığında merhametimiz de arttı mı?
Daha fazla insanla iletişim kurabilir hale gelirken birbirimizi gerçekten dinlemeyi öğrenebildik mi?
Asıl meselemiz belki de burada başlıyor.
Çünkü bir toplum yalnızca ekonomik krizlerle, işsizlikle veya hayat pahalılığıyla mücadele etmez. Bunların yanında sessizce büyüyen başka krizler de vardır.
Merhamet krizi vardır.
Güven krizi vardır.
Vefa krizi vardır.
Ve belki de hepsinden önemlisi, “Bana ne?” krizi vardır.
Sokakta yere düşen birini gördüğümüzde yardım etmek yerine telefonunu çıkaran insanların çoğaldığı bir çağdayız.
Bir insanın acısı bazen birkaç saniyelik görüntüye, bir çocuğun gözyaşı birkaç beğeniye, bir ailenin dramı sosyal medyada tüketilecek içeriğe dönüşebiliyor.
Acıyı bile tüketiyoruz artık.
Bugün konuşuyor, yarın unutuyoruz.
Çünkü gündem çok hızlı.
Fakat insanın acısı gündem kadar hızlı geçmiyor.
Bir anne evladını kaybettiğinde sosyal medyanın gündemi değişebilir ama o evdeki sandalye boş kalmaya devam ediyor.
Bir baba işsiz kaldığında ekonomi haberinin rakamlarından biri olmuyor sadece; akşam eve giderken çocuklarının yüzüne nasıl bakacağını düşünüyor.
Bir genç geleceğinden umudunu kestiğinde bu yalnızca istatistiklere yazılacak bir sayı değildir. O sayıların her birinin hayalleri, korkuları, ailesi ve yarım kalmış cümleleri vardır.
Biz ise rakamlara bakarken insanı unutuyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı budur:
Her şeyi görüyoruz ama çok az şeyi fark ediyoruz.
Sosyal medyada adaletten söz ediyoruz, günlük hayatta haksızlık karşısında susuyoruz.
Vefadan bahsediyoruz, işi biten insanı telefon rehberimizin en ücra köşesine gönderiyoruz.
Çocuklara saygıyı öğütlüyoruz, trafikte birbirimize tahammül edemiyoruz.
Gençlerden dürüst olmalarını bekliyoruz ama onların gözlerinin önünde torpilin, kayırmacılığın ve “adamını bulmanın” başarıdan daha hızlı sonuç verdiğini gösteriyoruz.
Sonra da dönüp soruyoruz:
“Bu gençlik nereye gidiyor?”
Belki soruyu yanlış soruyoruz.
Gençlik nereye gidiyor değil, biz onlara nasıl bir yol bırakıyoruz?
Bir gence yıllarca “Oku, çalış, dürüst ol, emek ver” dedikten sonra emeğinin karşılığını alamadığı bir düzen gösterirsek, yalnızca onun iş bulma umudunu değil, adalet duygusunu da yaralarız.
Bir çocuğa “Yalan söyleme” deyip hayatımızı küçük hesaplar üzerine kurarsak, nasihatimizin hiçbir anlamı kalmaz.
Çünkü çocuklar söylediklerimizi değil, yaşadıklarımızı miras alır.
Bugünün çocuklarına bırakacağımız en büyük miras evler, arsalar, otomobiller olmayacak.
Nasıl bir toplum bıraktığımız olacak.
Birbirine güvenmeyen insanların yaşadığı zengin bir ülke mi?
Yoksa düştüğünde birbirini kaldıran insanların yaşadığı güçlü bir toplum mu?
İşte karar vermemiz gereken mesele budur.
Toplumsal değişim için her zaman büyük nutuklara, dev projelere veya milyonlarca liralık kampanyalara ihtiyaç yoktur.
Bazen başlangıç çok küçüktür.
Komşunun kapısını çalmaktır.
Bir yaşlının poşetini taşımaktır.
Bir çocuğu dinlemektir.
Haksızlığa uğrayan insanın kimliğine bakmadan yanında durmaktır.
Başkasının başarısını kıskanmak yerine alkışlamaktır.
İşimiz düştüğünde aradığımız insanı, işimiz bittiğinde de hatırlamaktır.
Ve en önemlisi...
Birbirimizi yeniden insan olarak görmektir.
Çünkü toplum dediğimiz şey yalnızca aynı sınırlar içerisinde yaşayan milyonlarca insan değildir.
Toplum, birbirinin acısını hissedebilen insanların oluşturduğu büyük bir vicdandır.
O vicdan kaybolursa yollarımız ne kadar geniş olursa olsun bir yere varamayız.
Binalarımız ne kadar yükselirse yükselsin küçülürüz.
Teknolojimiz ne kadar gelişirse gelişsin geri kalırız.
Cebimiz ne kadar zenginleşirse zenginleşsin fakirleşiriz.
Bu yüzden belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Dünya neden böyle oldu?
Hayır.
Daha zor olanı soralım:
Dünyanın böyle olmasında benim payım ne?
Çünkü değişmesini istediğimiz toplum, bizden bağımsız bir yerde yaşamıyor.
O toplum biziz.
Sokağa çıktığımızda biziz.
Direksiyon başına geçtiğimizde biziz.
Bir çalışanla konuşurken biziz.
Bir çocuğa örnek olurken biziz.
Bir haksızlık karşısında susarken de biziz.
Ve unutmayalım:
Bir toplum bir gecede bozulmaz.
İnsanların küçük yanlışlara alışmasıyla bozulur.
Bir toplum bir gecede de düzelmez.
Ama bir insanın, “Ben böyle olmayacağım” demesiyle düzelmeye başlayabilir.
Belki bütün dünyayı değiştiremeyiz.
Ama bugün karşılaştığımız bir insanın dünyasını değiştirebiliriz.
Bazen bunun için gereken tek şey para değil, makam değil, güç değil...
Biraz vicdan, biraz merhamet ve hâlâ insan olduğumuzu hatırlamaktır.