Türkiye yine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim çağrısı üzerine 24 Haziran 2018 tarihinde erken seçime gidecek.
Türkiye’de gündemde yokken, hatta iktidar partisi AK Parti’nin Kasım 2019 yılında yapılacağını sık sık duyurmasına, hatta erken seçimin ülkeye zarar vereceğini ifade etmesine rağmen biranda Devlet Bahçeli’nin çağrısı üzerine Çarşamba günü AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli bir araya geldi ve seçim kararı alındı.
Şimdi Türkiye yaklaşık iki ay sonra partili Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilleri seçimlerine gidecek. Bu seçimlerin ülkeye faydası mı olur, zararı mı olur bunu zaman gösterecek. Ne diyelim bu seçimlerin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını, iyilikler ve güzellikler getirmesini diliyorum.
Ben bugün ülkemizde ve ilimizde giderek bir hastalık haline gelen torpile değinmek istiyorum. Türkiye’de bir torpil arayışı var ki, sormayın gitsin!
Her işimizde torpil, her işimizde kayırmacılık hâkim.
Bir fırına gidip etmek almak istersin, “Aman ha iyisini ver, pişkinini ver, eğri büğrü olmasın!” dersiniz.
Pazara gider, torpil bekler, “aman ha çürük, çarık olmasın!” der, hatta tek tek elinizle seçerek almayı tercih edersiniz.
Neden bu durum her alanda devam eder hiç düşünüyor musunuz?
Çünkü insan her şeyin en güzelini, en kalitelisini istiyor da ondan…
Peki, Kırşehir’de hiç kimsenin kalitesiz, bozuk, çürük, çarık bir şeyi tercih ettiğini gördünüz, duydunuz mu? Madem insanlar para veriyor, elbette her şeyin en güzelini, en kalitelisini en uygun fiyata alıp tüketecek.
Ama bu durum devlet ve ya özel sektörde işe girenler için aranıyor mu? Maalesef ki, maalesef… Yeter ki bir adamın, bir partin olsun gerisi hiçte önemli değil!
Liyakat sistemi kimin umurunda ki!
Bunu bu hale getirenler ne yazık ki siyasetçilerimiz değil mi?
Kırşehir’de bir deyim vardır, benim de çok sevdiğim:
“Benim adamım olsun da, yeter ki çamurdan olsun!”
Bu mantık ülkemizin her kademesinde geçerli ne yazık ki...
Ülkemizi ve Kırşehirimizi idare edenler de nedense bu mantıkla hareket ediyorlar!
İşe göre adam değil, adama göre iş buluyor ve yerleştiriveriyorlar.
Bir yere bir kişi alınacaksa liyakat değil, partisine, pırtısına, çevresine, yani adamın adamına bakılıyor!
Cumhuriyetimizin Kurucu Büyük Önderimiz Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyor, kalabalık bir halk kütlesi iskelede etrafını çevirmiştir. Bir kadın, elinde bir kâğıtla Atatürk’e yaklaşır; titrek bir sesle:
“– Beni tanıdın mı? Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var Devlet Demir Yollarına girmek istiyor, sen onu alsınlar dedin, fakat müdür dinlemedi, ne olur bir kere de sen söyle.”
Atatürk’ün gözleri parlamıştır, yüksek sesle:
“Oğlunu almadılar mı? Ben salık verdiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş? Çok iyi yapmışlar? İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak” der.
Ya bugün?
Yetkili ve etkililerden “torpilliysen” açmayacağın kapı yoktur.
“Dayın” yoksa hangi kapıyı çalarsan çal, hangi sınavı kazanırsan kazan işsizsin.
Bakan ya da iktidar partisine sırtını dayamışsan işten iş beğen; hele bir de iktidardakinin yakınıysan yaşadın.
Emir, demiri kesermiş; bakan emredecek, bürokrat yerine getirmeyecek, mümkün mü? Seç seçebildiğin kadar, iste isteyebildiğin kadar. En akçalı iş, ihale senin olur, en kolay iş sana gelir.
“Torpil”; KPSS’yi de sollar, sınavına da geçer, mülakatı da bitirir. Gerçi günümüzde KPSS’den yüksek puan alman da yetmiyor, o da bitti. Adamın olması yetiyor ne yazık ki!
“Torpilin” ne kadar büyükse, o kadar büyük işe yapışırsın. Genel Müdür, müşavir, müsteşar, danışman, özel kalem müdürü bile olursun. Bu gerçek ne yazık ki her alanda hâkim…
Kırşehir’de adamı olan her işe yerleşiveriyor, adamı olmayan isterse ağzıyla kuş tutsun, Türkiye’nin en önemli üniversitesinden diploması olsun boşta kalıyor ne yazık ki…
Kırşehir’de bir hastalık da bürokraside var ne yazık ki!
Her hangi bir kurumda bir işiniz varsa, hemen bu kurumun başındaki “Milletvekillerinin, il başkanının bilgisi dışında biz bir şey yapamayız!” diyerek topu siyasetçilerin üzerine atarak, kendini kurtarmaya çalışıyor.
Tabi vatandaş da ne yapsın, bu kez en basit bir iş için milletvekillerini ve iktidar partisinin il başkanının kapısını aşındırmaya başlıyor.
Ya kardeşim, devlet seni bu kuruma siyasetçileri referans göster diye getirmedi. Sen işini yapacaksın, vatandaşın bir sorunu varsa çözümleyeceksin, çözemiyorsan, eğer gerçekten siyasetçilerin ya da milletvekillerinin çözeceği bir işse en sonunda buraya yönlendireceksin.
Yoksa bostan korkuluğu gibi o makamı işgal edip, elini taşın altına koymadan, aldığın maaşı hak etmeden, sürekli vatandaşa zorluk çıkaracaksan, lütfen o makamları bırakıp, yapanlara bırakacaksın. Tabi bu sorunun da yine siyasetçilerimizden kaynaklandığı da ortadadır.
Ben Kırşehir Milletvekillerinin daire müdürlerine “proje hazırlayın, proje üretin, insanların her soruna yardımcı olun” dediklerini yıllarca duydum, yazdım. Ama ne yazık ki siyasetçilerimizin bunları yapmadan yan gelip yatan, proje üretmeyen, vatandaşa zulmedenleri baş tacı ettiğini de biliyorum…
Bu kafa ve mantıkla ülkemiz ve Kırşehirimiz nereye gider?
Her şey, her adım, her girişim, her çaba torpil olmuş!
Üniversitede okuyan kızımın bir özel sektörde staj yapması için yaşadığım süreci inanın ki anlatamam, neler, neler…
Düşünün bir staj… Koskoca üniversite, hem de ülkemizin önde gelen üniversitesi staj yapacak kuruma öğrencisini yerleştiremiyor.
Neden? Çünkü öğrencinizin staj yapmak için bile milletvekillerini, siyasetçileri, bürokratları devreye koymanız gerekiyor!
Böyle bir şeyin olmasını kim doğru bulabilir ki? Kaldı ki işe yerleştirmek olmadığı halde…
Toplum olarak hepimizin şikâyet ettiği bir konudur torpil meselesi.
“Benim çocuğumun hakkı idi ama torpili olmadığı için işe almadılar', ‘Adam hiç işten anlamıyor ama üstten tanıdıkları olduğu için onu işe aldılar, makam ve mevkii verdiler', ‘Sabahtan beri sırada bekliyoruz, kadın işini bir dakikada halletti gitti, tanıdığımı varmış, neymiş...’ Adı mimlenmişler, kaşarlanmışlar, siyasetçileri kullanarak devletin ihalesini ve işini alıyorlar, dürüst olanlara ihale vermiyorlar” türünden şikâyetlerimiz uzar gider. Tabi öncelikle sormamız gereken soru şudur; benim böyle bir imkânım olsa kullanır mıyım, kullanmaz mıyım? Birçoğumuzun, olsa elbette kullanırım dediğini duyar gibiyim. Zaten tüm problemimiz de bu değil mi?
Var da mı kullanmıyoruz yoksa olmadığı için mi sesimizi çıkartıyoruz?
İşe birini alacaksak, işi birilerine yaptıracaksak, devlet dairelerinde bir işimiz varsa hemen araya aracılar bulmaya çalışırız.
Torpil ve kayırma meselesinde hak ve adaletten daha ziyade tanıdık olma hali ön plana çıkıyor. Bunun sonucunda da işi bilmeyenler işe alınıyor, işin ehli olana değil de tanıdığı olana öncelik tanınıyor, sırası gelene değil de, torpili olana öncelik veriliyor. Bu ise bu toplumun içten çürümesine neden oluyor.
Elbette tanıdıklarımıza, sevdiklerimize, akrabalarımıza yardımcı olmamız gerekir. Ama bunu yaparken kimsenin hakkını yemeden yapmalıyız. Örneğin yakın tanıdığımız birisi bir yere işe başvurmuş. Bizim de orada bir tanıdığımız var. Yapmamız gereken şey o kişiyi arayarak tanıdığımıza referans olmaktır. Tabi tanıdığımız kişi, bizim ona referans olmamızı hak ediyorsa. Zaten hak etmiyorsa, baştan işe yanlışla başlarız. Ya da arar tanıdığımız hakkında doğruları karşı tarafa söyleriz. “Eğer işinize yarayacaksa ve bu işi daha iyi bilen birisi yoksa bizim arkadaşı alabilirsiniz. Şayet almazsanız bilirim ki ya işinize yaramıyor ya da işe daha layık biri var. Bu durumda da kesinlikle sizlere gücenmem bilesiniz” diyebilsek…
Ne yazık ki büyük çoğunluk için evet diyemeyeceğim. Devlet kurumlarına işin ehli mi diye bakmadan tanıdıkları aldırıyoruz. Devlet ihalelerini işin hakkını verecek olana değil, tanıdığı ne kadar yukarda ise ona veriyoruz. Yazılı sınavda başarılı olmasından ziyade mülakatta tanıdığı olanı önceliyoruz. Sabahın erken saatlerinde gelip sıraya girenden önce tanıdık selamı ile gelenin işini önce yapıyoruz. Rabbimiz işi ehline vermemizi söylemesine karşın biz tanıdığa, torpili olana veriyoruz. Sonuçta adaletsiz davranıyoruz ve insanların haklarına giriyoruz. Sonra da işlerin niye düzgün gitmediğinden, yapılan binalardaki problemlerden, memurların iş bilmemezliğinden dem vururuz.
Çözüm mü? Çözüm gayet açık ve net. Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
O zaman bizler de yakınım, tanıdığım, sevdiğim diye işe bilmeyene vermeyeceğiz ya da birilerinin vermesini istemeyeceğiz. İşimizi yaptırırken ya da tanıklarımızın işlerini bizim aracılığımız ile yapacakları zaman adaletten ayrılmayıp hak olanı yapacağız. Tüm insanların Allah karşısında eşit olduğunu bilip, tanıdıklarımıza torpil geçmeyeceğiz. Eğer kendi işimizi ya da tanıdığımız birinin işini o zahmet çekmeden yapmak istiyorsak, o zaman da kendimiz sevdiklerimiz için fedakârlık yapacağız.
Yazımı yine Büyük Önderimiz Atatürk’ün bir anısıyla sonlandırmak istiyorum.
Yıl 1934, dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır, Bakan “giriniz” der. Atatürk’ün yaveri, yanında iki çocukla içeri girer ve elindeki zarf Bakan’a verir.
Bakan Bey konuklarına yer gösterir ve zarfı açar. Mektubu okur. Mektupta şunlar yazılıdır:
“Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı…”
Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…”
Bakan Özmen, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp, her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir.
Abidin Özmen de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.
Mektubun içeriği şöyledir:
“Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocukları fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum…”
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek, “Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” diyerek olayı anlatır.
İnönü, Bakan adına özür diler.
Atatürk “Yok özür dileme, çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse!”
Ya şimdi?
Nerde öyle devlet adamları?

***

Sevdiğim bir söz

“Her kim, Allah’ın razı olacağı daha liyakatli birisi varken, adam kayırmak maksadıyla kendi Müslümanların işini deruhte ederse onların üzerine gösteriş için birini seçer, resmi görev verirse, Allah’ın laneti onun üzerindedir. Allah, onu cehenneme sokuluncaya kadar, ne farz, ne nafile hiçbir ibadetini kabul etmez. “ Hz. Muhammed