Kırşehir’de yaşıyoruz, bazı çarpıklıklara ve yanlışlara tanıklık edince duramıyor, hemen bilgisayarın başına oturup, pat küt yazıyoruz!          Sonra ayıkla pirincin taşını!          Sitem edenler, gönül koyanlar, selâmı sabahı kesenler!          Ne demişler “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” diye… Ben şahsen yılladır bildiğim doğruları söylemekten, yazmaktan hiç çekinmeden doğruyu söylemeye, doğruları söyleyip, yazmaya çalıştım. Tam olarak başarılı oldun mu diye sorarsanız, acı ama gerçek.

Kırşehir’de yaşıyoruz, bazı çarpıklıklara ve yanlışlara tanıklık edince duramıyor, hemen bilgisayarın başına oturup, pat küt yazıyoruz!

         Sonra ayıkla pirincin taşını!

         Sitem edenler, gönül koyanlar, selâmı sabahı kesenler!

         Ne demişler “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” diye…

Ben şahsen yılladır bildiğim doğruları söylemekten, yazmaktan hiç çekinmeden doğruyu söylemeye, doğruları söyleyip, yazmaya çalıştım.

Tam olarak başarılı oldun mu diye sorarsanız, acı ama gerçek. Başarısız oldum. 

Kırşehir küçük, herkes her şeyi konuşur, ama bizim gibi yazamaz, haykıramaz.

Maalesef insanlar toplum içinde yaşamaya başladığından beri, çıkarı gereği, her düşündüğünü, her duyduğunu olduğu gibi anlatmaktan kaçınmış, hep bir şeyler gizleyerek başkalarıyla ilişki kurmuşlar, gizlediklerini başkalarından çıkarını sağlamak için söylememişler.

Hep birbirlerinin hatalarını görmezden, söyledikleri kötü sözleri duymazdan gelmişler, çıkarı için, doğru olmadığına inandığı şeyleri bile söyleyerek günü kurtarmanın peşine düşmüşler!

Oysa insana yakışan, kendisini olduğu gibi ortaya koymak değil mi?

Doğru bildiklerini hiç kimseden korkmadan, “başkaları ne der?”, “küser mi, kırılır mı?” diye düşünmeden söylemek her insanın asli görevi değil mi?

Suya sabuna dokunmadan, çobanın köpeğini över gibi beslendikleri kişileri övüp, çıkar peşinde koşanlar, yağcılık ve yalakalıkla gördüklerini gizlemeyi tercih eden insan müsvettelerinin çoğunlukta olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Kırşehir’de etrafınıza bir bakın nice kemik yalayıcılarını, taklacılarını görünce, kendinizi Kaşkar dağlarında kurtla, kuşla, doğayla yalnız yaşamayı bile tercih edersiniz.  Çünkü benim hayalim bir gün Kaşkar Dağları’na yerleşip orada yaşamak.

Ama bizim gibi birkaç çavdarlı da kuyruğu dikip, kimse ne der, ne düşünür endişesine kapılmadan doğruları, ama sadece doğruları ortaya koyarlar. Bu durum çıkarcı insanlar tarafından hoş karşılanmasa da bizler onlar gibi şatafatlı yaşantı, para-pul, mal-mülk içinde yaşamasak da kelaynak kuşu gibi neslimiz azalsa da bildiklerimizi, gördüklerimizi yazmaya devam edeceğiz.

Gün ola, harman ola…

Belki bizi anlayan, bizim gibi düşünenler çoğalır da bundan mutluluk duyarız.

 

***

Müdür: kapı açılacak, şoför in ve aç!!!

 

Kırşehir’de şöyle bakıyorum bazı daire müdürlerinde bir kibir, bir kendini beğenme, çalışan personelini ezme…

         Gözlerine kara gözlük takıp, makam otomobilinin arkasına kurulan, ineceği yerde kapısının açılmasını bekleyenleri mi dersin, telefonunu, ceketini, pardesüsünü taşıtanını mı…

         Kırşehir’de nice müdür gördüm. Çocuğunu okula, karısını kuaföre götürtenleri mi, makam araçlarıyla çarşıya, pazara, alışverişe, düğüne gidenleri mi…

Say say bitmez.

Son yıllarda bu keyfi uygulama azaldı gibi geliyor, ama insanda vicdan, utanma, sıkılma varsa bunu yapabilir.

“Devlet malı deniz, yemeyen domuz” diyerek, herkesin hakkı olan bu durumu kendi kişisel ihtiyaçlarında kullanıyorsa ve bu duruma bu ili yönetenler ses çıkartmıyorsa biz de onları Allah’a havale ediyoruz.

Neyse bu ayrı bir konu…

         Ramazan ayı içinde Kırşehir Valiliği önünden geçiyordum, yanımda bir arkadaşımla…

         Hayır mübarek gün…

         Bir makam aracı Valilik binasının önünde durdu, Diyanet’ten sorumlu müdürümüzün şoförü indi, kapı açtı, müdürümüz iniverdi!...

         Önce bunu ben ve benim gibi oradaki pek çok kişinin yadırgadığını söylemek isterim.

         Bunu Valimiz Necati Şentürk yapsa çok görmem. Kaldı ki Kırşehir’de nice Valiler, nice Emniyet Müdürleri, nice Cumhuriyet Başsavcıları gören ben bunu hoşgörü ve kul hakkının temsilcisi bir müdürün yapmasını kabul edemedim.

         Bu durum bana “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak!” gibi bir şeyi hatırlattı.

         Müdür olabilirsiniz, ama emrinizdeki şoförünüzü, memurunuzu, korumanızı hizmetçi gibi, kendi kişisel işlerinizde kullanamazsınız diye düşünüyorum.

         Ben gördüğümü yazıyorum, gerisi müdür beylerimizde.

         Eğer benim gibi değil, kendileri gibi düşünüyorlarsa bildiklerini yapsınlar.

         Ama Kırşehir’de bu tür davranışların hiç te hoş görülmediğini, kınandığını hatırlatmak istiyorum o kadar…

 

           

Biraz da gülelim!

 Kendi kendisinin dedesi olan adam!

 

Yetişkin bir kızı olan bir dul kadınla evlenmiştim.

Babam da üvey kızımla tanışınca, ona aşık oldu ve sonunda da kandırdı ve evlendiler.

Böylece babam damadım oldu. Üvey kızım da annem durumuna geldi.

Karım bir oğlan doğurdu.

Çocuk tabii ki babamın kayın biraderi ve üvey annemin kardeşi olarak benim dayım sayıldı, üvey annem de bir oğlan doğurdu. böylece kardeş sahibi oldum.

Ama üvey kızımın çocuğu olduğundan, aynı zamanda da torunum sayıldı.

İş bu kadarla da bitmedi.

Karım annemin annesi olduğu için, benim büyük annem sayıldı.

Ben de babamın babası oluyordum.

Sonunda kendimin dedesi olmuştum…

(Mark Twain)

 

 

Anlayana…

 Tekerlekli sandalye

Belediye başkanı‚ geniş rahat makam koltuğunda huzursuzca kımıldandı. Sesine daha bir otorite katarak kapıdaki ihtiyara seslendi;

-Ne istiyorsan‚ söyle amca!

-Şey‚ efendim. Benim bacaklarından özürlü bir torunum var.

-Anlaşıldı anlaşıldı. Belediye aracılığıyla dağıtılacak tekerlekli sandalyeleri duydun‚ ondan istiyorsun. Kusura bakma‚ sayısı az. Başvurular alınacak‚ sonra kura çekilecek. Şansına artık.

-Yok efendim‚ onun için gelmedim. Torunumun tekerlekli sandalyesi var.

-Eee… derdin nedir öyleyse?

-Tekerlekli sandalyesi var da‚ rahatça dolaştıramıyoruz. Başka şehirlerde belediyeler yardımcı oluyormuş. Onlara uygun otobüsleri veya dolmuşları oluyormuş. Ama bize şimdilik kaldırımları düzenleseniz yeter. Kaldırımların başlangıcıyla sonuna bu arabalarla kolayca geçilecek yerler yapsanız diye talepte bulunacaktım.

-Oooo amca‚ her gelenin bir talebi var. Belediye boş mu duruyor sanıyorsun. Çoğu yerin kaldırımı bile yok‚ önce onlarla uğraşmalıyız. Hele bir eskisi şekliyle tüm kaldırımları bitirelim‚ birkaç sene sonra da ek bütçe olursa‚ kaldırım girişlerine baktırırız. Öyle he demeyle olmaz her iş.

-Ama birkaç sene demek‚ torunumun ve onun gibi yaşamak zorunda olanların‚ en güzel çağlarını evde hapis geçirmesi demek.

-Bak amca‚ ben koskoca belediye başkanıyım. Herkese bu kadar vakit ayırırsak işimiz var.

O sırada başkanın yardımcısı telaşlı bir halde içeri girdi:

-Efendim trafikten aradılar!

-Noldu büyük bir kaza mı olmuş? Çok ölen mi olmuş‚ nedir bu telaşın?

-Bir çocuğa araba çarpmış.

Başkan sakinleşerek‚ koltuğuna doğru adım attı.

-Ne yapayım yahu‚ her kazaya belediye başkanı mı koşacak. Amca sen de çık artık. Görüyorsun işlerimiz var.

İhtiyar adam‚ boynu bükük dışarı yürüdü. Başkanın yardımcısı devam etti:

-Efendim‚ …çocuk‚ …çocuk sizin torununuzmuş.

Belediye başkanı‚ sendeleyerek koltuğuna oturdu. Gözünün önünde önce torununun gülen yüzü canlandı‚ sonra da tekerlekli bir sandalyede ağlayışı.

Titrer gibi bir sesle:

-Az önce çıkan ihtiyarı çağırın çabuk.

İhtiyar adam kapının önündeki koltukta başı önde oturuyordu. Çağrılınca içeri biraz heyecan‚ biraz çekingenlikle girdi:

-Buyrun.

-Amca‚ söz veriyorum kaldırımları yaptıracağım ama nolur beddua ettiysen geri al.

-Kırıldım ama beddua etmedim.

-Nolur o zaman‚ torunum için dua et.

O esnada telefon çaldı‚ başkanın uzanmayacağını anlayan yardımcısı telefonu açtı‚ sonra başkana uzattı:

-Kızınız arıyor efendim.

Kötü haber bekleyen başkan‚ dudaklarını ısırarak konuştu:

-Aaa..aloo

-Baba‚ az önce kızıma araba çarptı ama…

-Eee..evet‚ durumu nasıl? ..ba..bacak..ları

-Merak etme‚ sadece burnu kanamış. Biz hastanedeyiz‚ duyar da merak edersin diye aradım.

Başkan ağlayışı duyulmasın diye hızla kapattı telefonu.

Yardımcısı diğer telefonu uzattı:

-Efendim diğer telefonda emniyetten arıyorlar. Kazayı yapan şöförü tutuklamışlar. Şikayet tutanağı için bekliyorlarmış‚ aileden birinin gelmesi gerekiyormuş.

Başkan‚ hâlâ kapıda bekleyen ihtiyara dalgın dalgın baktıktan sonra:

-Bıraksınlar‚ gitsin. Makamın hırsına kapılıp‚ burnumuz büyüyünce‚ mevlamın bizi ikaz için gönderdiği bir vesile o. Biz alacağımız dersi aldık‚ onun bir suçu yok‚ suç bizim. Şikayetçi değiliz‚ bıraksınlar…

 

Sevdiğim bir söz!

“Deli ol, ama ne oldum delisi olma!..”