Dönüp arkamıza baktığımızda bazen yaşadıklarımızın koskoca bir “hiç” olduğunu görüyoruz maalesef… Çocukluğumda Kırşehir’de doğru dürüst yolumuz yoktu, kaldırımımız hiç yoktu, toz ve çamurda yaşasak da mutluyduk… Otomobil yok denecek kadar azdı. At arabası, fayton ile birkaç taksi durağında müşteri bekleyen otomobiller vardı.
Dönüp arkamıza baktığımızda bazen yaşadıklarımızın koskoca bir “hiç” olduğunu görüyoruz maalesef…Çocukluğumda Kırşehir’de doğru dürüst yolumuz yoktu, kaldırımımız hiç yoktu, toz ve çamurda yaşasak da mutluyduk…
Otomobil yok denecek kadar azdı. At arabası, fayton ile birkaç taksi durağında müşteri bekleyen otomobiller vardı. Herkes pazarda, bakkalda aldıklarını eşi ve çocukları ile taşır, çok fazla yük olunca ya faytona ya da at arabasına binerek getirirdi.
Ne günlerdi o günler…
At arabaları ve faytonları hatırlıyorum da aklıma neler geliyor, neler!
1970’li yıllarda dönemin Belediye Başkanı merhum Kemal Hotomaroğlu “yollara pisleyip, kokutuyorlar!” diye atların kıçlarına torba taktırdığını da biliyorum.
Sonra 1980’li yıllarda at arabaları şekil değiştirdi, ağaçtan yapılmış tekerleklerin yerini otomobillerden çıkma lastikler aldı.
1990’lı yıllardaki Belediye Başkanımız Dr. Cahit Gürses te şehrin muhtelif yerlerinde duran at arabalarını Aşağı Buğday Pazarı’na toplamıştı.
Şimdi Kırşehir’de kaldı mı at arabası, gören var mı? Varsa tek tük…
Bugün şehrin her tarafı otomobil… Yollar, kaldırımlar, caddeler, ara sokaklar, apartman ve işyerlerinin önü otomobillerle dolu. Yani otomobilden geçilmiyor Kırşehir… Çarşı-pazara otomobille gidip gelir olduk. Elinde yük taşıyanların sayısı azaldı. Bu gidişle tuvalete bile otomobille gideceğiz. Tabii, otomobil evin içinde olursa.
Belediye Başkanımız ana caddelerimizi sil baştan yaptırıyor. Altyapısı yapılmış, modern kaldırımlarla Kırşehir’in çehresini değiştiriyor. Ama yollarımız daralıyor, otopark sorunu yaşayacağımız anlaşılıyor. Otomobil sayısı hızla artıyor. Bu kadar araç nereye park edilecek? Bu sorunun çözümlenmesi için mutlaka şehrin muhtelif yerlerine birkaç otopark yapılması gerekiyor.
Çünkü bugün her evde 1, hatta 2 otomobil var. Müsrif bir toplum olduk. İnanın ki otomobil alanların hepsi kredi ile almış. İnsanlar giyimden, boğazdan kesiyor. Otomobil alıyor. Öyle eski arabaya binen de yok, lüks ve son model olmazsa olmaz olmuş.
Bir yandan “Geçinemiyoruz” diye veryansın edeceksin, bir yandan lüks otomobilin, evin en lüksünü isteyeceksin!
Hani atalarımız boşa söylememişler. “Borç yiyen kesesine yer” ya da “Müsriflik insanı batırır” diye.
İnsanlar neden bu kadar müsrif, neden bu kadar bencil ve oflaz oldu anlamakta güçlük çekiyor insan.
Birkaç gün önce bir dostum gazetemize gelerek Kırşehir’de gördüğü çarpık zihniyeti eleştirirken oldukça da tepkiliydi. Diyor ki hemşerim, “Adam evde, 3 çocuğu ile oturuyor, çalıştığı kuruma gitmiyor, rapor alarak çarşıda pazarda geziyor. Tasarruf edeyim diye doğalgaz yakmıyor, ama lüks otomobilden aşağısına binmiyor, Son model telefon kullanıyor, apartman aidatını ödememek için aylarca kapısına adam getirttiriyor, cebinde 5-10 kredi kartı ile bütün bankalara borçlu. O bankadan alıyor, öbür bankaya yatırıyor, piyasaya olan borçlarını ödemiyor ama diğer yandan yiyip içmekten, gözüne taktığı kara gözlükle lüks otomobile binmekten geri kalmıyor…”
Kırşehir’de bu tip insanlar o kadar çoğaldı ki…
Kendinden başkasını düşünmeyen ama oflazlığından geri kalmayan bu tip sonradan görme insanlar senin benim aramda yılışarak dolaşıyor, üstüne üstün pişkin pişkin doğruluktan dürüstlükten dem vuruyor.
İşte böyle bir süreçten geçiyoruz.
Kırşehir’de bir avuç tuzu kuru insanlar gösterişten uzak durarak, biraz da pintiliklerinden olsa gerek, göze batmamak için şatafatlı yaşamıyor, dükkan, arsa, daire alarak tapu üstüne tapu koyarak geleceğini garanti altına aldığı bilinen bir gerçek. Bu tipler Kırşehir’de olup bitenden haberi olmaz, etliye sütlüye karışmaz, her devrin adamı olarak her iktidarın paçasına yapışarak servetlerine servet katadursunlar, Kırşehir’in hiçbir ekonomik, sosyal, kültürel etkinliğine ne katılırlar, ne de destek verirler.
Diğer yandan yiyecek ekmeğe muhtaç olan, ancak Kırşehir adının her geçtiği yerde bedenini siper eden nice babayiğit, gariban insanların olduğu da bir gerçek.
Yukarıda dedim ya, Kırşehir eskiden daha güzeldi. Her şey azdı, ama daha tatlıydı. Günümüzde her şey bol, ama tadı yok.
Ne kadar malınız, mülkünüz olursa olsun, ne kadar lüks ve şatafat içinde yaşarsanız yaşayın tadı ve kıymeti yok. Evde huzur yok, mutluluk hiç yok. Bu durum nereye kadar gider, elbette bunu kestirmek mümkün değil. Tarihini bilmeyen, kültüründen bihaber olanların, geçmişine ve atasına sahip çıkmayanların gideceği yer neresi olabilir ki!
Kültürünü kaybeden, büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi göstermeyen bir toplumun hangi alanda başarılı olacağını düşünebiliriz ki?
Anasına babasına bakmayan, onları huzurevine yerleştirmek için adam arayan, bakıcı arayan insanların bir süre sonra kendilerinin de onların yerine geleceğini düşünmemeleri ne kadar üzücü değil mi?
Düğünde, cenazede zoraki bir araya gelenlerin, konu-komşu ile ilişkileri olmayanların, akraba ile bağlantısını koparanların arttığı böyle bir dönemde hiç kimse bunu sorgulamaması da o kadar vahim olsa gerek. İnsanlar bencilleşmiş, benden sonrası tufan mantığıyla hareket ededursun biz benliğimizi kaybetmeye devam ediyor, düştüğümüz bataklıkta çırpındıkça batıyoruz!
***
Biraz da gülelim
Hırsız kafaya koymuşsa!
Karı koca evde oturmuşlar televizyon izliyorlar. Hırsızın birisi çatıya çıkar ve anten kablosunu keser. Evin reisi televizyonu biraz kurcalar ve görüntü gelmeyince de “Bozuldu herhalde” diyerek uyumak üzere odasına gider.
Ertesi gün olur adam işe gitmiştir. Kapı çalar, genç bir adam: “Yenge merhaba, beni abi gönderdi. Televizyonunuz bozukmuş tamir etmek için dükkâna götüreceğim” der ve televizyonu alır. Kadıncağızda normal olarak televizyonu verir.
Akşam olur adam işten döner televizyonu yerinde göremeyince eşine sorar.
Eşi de durumu olduğu gibi anlatır. İkisi de durum karşısında adeta şok olur ve böyle bir oyuna nasıl geldiklerine akıl sır erdiremezler.
Aradan biraz zaman geçmiş ve çift balkonda çay içmektedir. O sırada yoldan geçen bir genç sırıta sırıta balkona bakmaya başlar. Kadın o gencin hırsız olduğunu anlar ve hemen eşine dönüp: “Televizyonu çalan bu adam” der.
Adam yerinden fırladığı gibi sokağa çıkar ve hırsızın peşine düşer. Ayakkabısız, üzerinde çizgili pijamalar ile oradan oraya koşturmaya başlar.
Kısa bir süre sonra evin kapısı çalar. Çok şık giyimli bir bey:
“Merhaba, ben polis memuru Ahmet. Eşiniz biraz önce hırsızı yakaladı. Yalnız pantolonunu ve cüzdanını evde bırakmış, bizden onları almamızı rica etti.” der.
Kadın hırsızın yakalanmasına çok sevinmiş bir şekilde eşinin eşyalarını polise teslim eder.
15 dakika sonra evin kapısı tekrar çalar. Gelen evin reisidir. Kadının keyfi bir hayli yerindedir, ama adam koşmaktan bitap düşmüştür.
Adam içeriye girdiği gibi eşi boynuna sarılır ve “Aslan kocam! Bu yaşında o hırsızı nasıl da yakaladın. Ama helal olsun sana” der.
Evin reisi: “Dalga mı geçiyorsun benimle, ne yakalaması! Şerefsiz tazı gibi. Don gömlek oradan oraya koşturup kepaze etti beni bütün mahalleye.”
Kadının birden neşesi kaçar ve kısık bir ses tonuyla: “O zaman polisi ne diye eve yolladın?
Ne polisi?
-Pantolonunu ve cüzdanını almaya polis gelmişti de…
***
Sevdiğim bir söz
“Bencil insɑn, tek bɑşınɑ kɑlmış meyvɑsız bir ɑğɑç gibi kurur gider.” (Turgenyev)