Haberlerin arasında birbirini takip eden; fon vurgunları, savaşlar, gösterişler, kibirler, ekonomik darboğazlar, iflaslar…

Bu kelimeler, aslında çağımızın büyük bir çelişkisini anlatıyor: Bir tarafta servetlerin büyüklüğüyle övünenler, diğer tarafta hayatını sürdürebilmek için her gün biraz daha fazla mücadele eden insanlar...

Ve bütün bunların içinde kaybolup giden hayatlar.

Bazen bir ekonomik kriz yalnızca rakamlardan ibaretmiş gibi anlatılıyor. Enflasyon yükseliyor, piyasalar daralıyor, şirketler iflas ediyor, işsizlik artıyor deniliyor.

Oysa her rakamın arkasında bir insan var. Ödenmeyen bir kira, ertelenen bir tedavi, alınamayan bir eğitim, küçülen bir sofra, bozulan bir aile huzuru var.

Ekonominin dili rakamlarla konuşur; hayatın dili ise acıyla.

Para büyürken insan neden küçülür?

Çağımızın en büyük sorularından biri belki de budur.

Servetin kendisi kötü değildir. Üretmek, kazanmak, yatırım yapmak, zenginleşmek insan emeğinin ve yaratıcılığının doğal sonuçları olabilir.

Sorun, paranın insanın hizmetindeki bir araç olmaktan çıkıp insanın değerini belirleyen ölçüye dönüşmesidir.

O zaman zenginlik başarı, yoksulluk ise başarısızlık gibi görülmeye başlanır.

İnsan, sahip olduklarıyla ölçülür.

Ne kadar kazandın?

Nerede oturuyorsun?

Ne kullanıyorsun?

Nereye tatile gidiyorsun?

Hangi çevrede bulunuyorsun?

Böyle bir dünyada insanın karakteri, emeği, merhameti ve adaleti geri plana itilirken vitrini öne çıkar.

Gösteriş büyür, insan küçülür.

Kibir de tam burada başlar.

Kibir yalnızca başkasını küçük görmek değildir. Kendi sahip olduklarını hayatın değişmez gerçeği sanmaktır. Bugünün zenginliğinin yarının yoksulluğa dönüşebileceğini, bugünün makamının yarın olmayabileceğini, sağlığın ve hayatın hiçbir insana sonsuza kadar verilmediğini unutabilmektir.

Çünkü medeniyet, ne kadar zengin olduğumuzla değil, zenginliğin insana ne yaptığıyla da ilgilidir.

Para insanı özgürleştiriyorsa anlamlıdır.

Güç adaleti koruyorsa değerlidir.

Ekonomi insanın hayatını kolaylaştırıyorsa amacına ulaşmıştır.

Devlet insanını koruyabiliyorsa güçlüdür.

Zenginlik paylaşılabildiğinde toplumsal bir değere dönüşür.

Aksi halde geriye yalnızca büyük binalar, büyük rakamlar, büyük gösteriler ve büyük kibirler kalır.

Ve onların gölgesinde, sessizce kaybolan hayatlar…

Belki de çağımızın en ağır sorusu şudur:

Kayıp olan nedir?

Para yeniden kazanılabilir.

Mülk yeniden yapılabilir.

Ekonomi yeniden kurulabilir.

Fakat kaybolup giden bir hayat yeniden yaşanamaz.

Meğer kaybedilen hayatta yorulmayı yaşamak sanmışız.

Zira en lazım olan kendimizi hep başkaları kazansın diye harcamışız.