Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Şikayet ile itiraz aynı şey değildir.

Haksızlığa uğrayan insanın sesini yükseltmesi şikâyet değildir.

Zulme karşı çıkmak şikâyet değildir.

Yoksulluğu dile getirmek şikâyet değildir.

Adaletsizliği sorgulamak şikâyet değildir.

Bunlar insanın hakkıdır.

Asıl sorun, insanın hiçbir sorumluluk üstlenmeden her şeyi başkasından beklemesidir.

“Dünya neden böyle?” diye sorup kendi davranışlarını hiç sorgulamamak...

“İnsanlar neden kötü?” deyip kendi kötülüklerini görmemek...

“Toplum neden bozuldu?” deyip toplumun kendisini oluşturan bireylerden meydana geldiğini unutmak...

İşte burada şikâyet, sorumluluktan kaçışa dönüşür.

İnsan kendi hayatının yalnızca mağduru değildir.

Aynı zamanda tanığıdır.

Neleri gördüğünü, nelere sustuğunu, hangi yanlışları görmezden geldiğini, hangi doğruların yanında durduğunu en iyi kendisi bilir.

Bu nedenle insanın zaman zaman kendisine dönüp sorması gerekir:

Ben ne yaptım?

Bu soru ağırdır.

Çünkü insan başkasını suçlamak kadar kolay bir biçimde kendisini sorgulayamaz.

Kendini sorgulamak cesaret ister.

Belki de toplumların gerçek değişimi tam burada başlar.

“Onlar ne yaptı?” sorusundan önce “Ben ne yaptım?” diye sormalı.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri de bütün sorumluluğu kurumlara yüklemektir.

Elbette devletin görevi vardır.

Elbette hukuk düzeninin görevi vardır.

Elbette eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve adalet kurumlarının sorumlulukları vardır.

Fakat hiçbir devlet, hiçbir kurum, hiçbir yasa insanın ahlâkının yerine geçemez.

Bir toplumun yasaları güçlü olabilir; fakat insanlar birbirine karşı sorumsuzsa yalnızca yasalarla iyi bir toplum kurulamaz.

Çünkü toplum yalnızca kurumlardan oluşmaz.

Toplum insandır.

Aile insandır.

Komşuluk insandır.

Vicdan insandır.

Ahlâk insandır.

Bu nedenle herkesin başkasından beklediği bir iyiliği kendisinin de üretmesi gerekir.

İnsan çoğu zaman kendisini temize çıkarmak için sorar:

“Benim suçum ne?”

Belki de daha doğru soru şudur:

“Benim sorumluluğum ne?”

Çünkü her şey bizim suçumuz olmayabilir.

Ama yaşadığımız dünyanın hiçbir şeyinde sorumluluğumuz olmadığını söylemek de mümkün değildir.

Bir kötülüğü biz yapmamış olabiliriz; fakat ona sessiz kalmış olabiliriz.

Bir haksızlığı biz üretmemiş olabiliriz; fakat haksızlıktan yararlanmış olabiliriz.

Bir insanı biz incitmemiş olabiliriz; fakat incitilen insanın yanında durmamış olabiliriz.

Bu nedenle ahlâk yalnızca “Ben kötü bir şey yapmadım.” demek değildir.

Bazen ahlâk, “İyi olanın yanında ne yaptım?” sorusudur.

İnsan elbette yorulabilir.

Elbette üzülür.

Elbette yakınır.

Elbette “Bu hayat neden böyle?” diye sorar.

Bunların hepsi insan olmanın parçalarıdır.

Fakat şikâyetin bir sonu olmalıdır.

Şikâyet bizi harekete geçirmiyorsa, zamanla alışkanlığa dönüşür.

Alışkanlık haline gelen şikâyet ise insanı pasif kılar.

Sonunda insan, değiştirebileceği şeyleri bile değiştiremeyeceğine inanmaya başlar.

İşte asıl tehlike budur.

Çünkü insanın gücü her şeyi değiştirmeye yetmez.

Ama çoğu zaman bir şeyi değiştirmeye yeter.

Bir insanın hayatına dokunmaya...

Bir haksızlığa itiraz etmeye...

Bir çocuğa doğruyu öğretmeye...

Bir yaşlıyı yalnız bırakmamaya...

Bir yoksulun elinden tutmaya...

Bir yanlışa “hayır” demeye...

Bir doğruyu savunmaya...

Bazen büyük değişimler böyle küçük sorumluluklardan doğar.

Dünyanın kötü oluşundan yakınmadan önce kendi payına bak.

Toplumun bozulduğunu söylemeden önce kendi davranışlarını sorgula.

Adaletsizlikten söz etmeden önce adalet karşısında nerede durduğunu düşün.

Ve en önemlisi:

“Bana ne?” dediğin her yerde, biraz da dünyanın neden böyle olduğunu kendine sor.

Çünkü insan dünyayı yalnızca başkalarının yaptıklarıyla kurmaz.

Kendi suskunluğuyla da kurar.

Kendi davranışlarıyla da kurar.

Kendi cesaretiyle de kurar.

Kendi korkusuyla da kurar.

Bu yüzden belki de en ağır soru şudur:

Haksızlık gördüğümüzde sustuysak, sonra haksızlıktan şikâyet etmek ne kadar anlamlıdır?