Doğa harikası bir yer. Mucur'un Obruk Köyü.

Doğa harikası bir yer. Mucur'un Obruk Köyü. Benim Köyüm.
Burada doğdum.
12 yaşına kadar dağların da taşların da kırlarında gezdim. Koyun güttüm. Kuzu güttüm. Sığır güttüm. Hepimiz şerefimizle çalıştık.
Lâkin bir yoksulluk! Ayrıldık oradan.
Ben ayrılalı 57 yıl oldu. Ama orayı unutmak ne mümkün ?
Bozdağ'ı, Kırlangıç dağını, gölün bulunduğu çukuru unutur muyum hiç?
Kuzu veya koyundan geldiğimiz zaman koşarak serinlemeye giderdik o göle. Yatardık kenarına. Derimiz kavlar, yüzlerimiz sıcaktan kerme bağlardı. Ama hiç hastalanmazdık.
5 Erkek kardeştik.İşte bu resmi çektirdiğimiz de en büyüğümüz çok ağır hasta yatıyordu. Resimden 1 hafta sonra kaybettik. İnşallah şimdi Cennettedir.
Hiç gelip gördünüz mü oraları?
Bakın!
Dağlarında rüzgâr gülleri var.
Ulaşımı çok basit. Türkiye'mizin her tarafına en hızlı ulaşılacak yol orada.
Gidin görün oraları. Kır çiçeklerini koklayın.
Çoban döşeklerinin üzerine uzanın. Hele kayalıkların üzerinde bulunan payam ağaçlarının meyvelerini yiyin. Bizim zamanımız da gölde balık yoktu. Göle balık atanlardan Allah razı olsun. Şimdi çok büyük balıklar var.
Girin gölün şifalı suyuna. Akdeniz'in tuzlu sularını göreceksiniz. Çukurun içerisinde hayallere dalın, seyredin gök yüzünü.
Masmavi. Yağmur sellerinin dağlardan getirdiği o kocaman kayaları görün. O kayaları bir büyük araba taşıyamaz.
İnsanları çok misafirperver ve kadirşinastırlar.Kimse aç kalmaz orada. Size çok yardımcı olurlar.Haydi bir kere deneyin görün oraları. Çok seveceksiniz.
Çelikçi, yaralı parmağa merhem olmaz, kaparozla kazandığı paraları hiç kimseye koklatmazdı. Düzensiz düşüncelere daldı. Yürümekten aciz olan öküzü götürmeye karşılık almayacak mıydı? Kılbaz'ı deve tımarı etmeye başladı. Sürekli dikine tıraş ediyordu. Kılbaz, çaresizdi. Köftehor Çelikçi Hasan'ın tüm isteklerine boyun kesti. Eteğini öptü. Ucuza kapattığı koca öküzden artan paraları Çelikçi'ye verdi. Çelikçi, bu paraları da iç gömleğine zula ederek öküze yaklaştı. Kuyruğu çok uzun olan öküz, boyun kısmına tebelleş olan büğelek ve yeşilbaş sineklerini defetmeye çalışıyordu. Kılbaz, öküzün boynuna ipi taktı. İleriye doğru çekmeye başladı. Öküz, bir adım bile atmıyordu.
Köyüm dedim ya, aklıma Çelikçi Hasan geldi.
Kılbaz Ahmet, evlerinin yanında elleri arkasında volta vuruyordu. Herkes onun düzenbaz, üfürükçü olduğunu kısa zamanda anlamıştı. Bahar ayı gelmesi ile birlikte hayvan pazarına gider, yaşı geçmiş bir öküz alırdı. Yazın işlerini gördükten sonra kışın boşuna beslememek için bir dalavere çevirerek kandırdığı kişilere satardı.
Yine bahar gelmiş, her taraf yeşilliklerle kaplanmıştı. Kılbaz, yine kurtlanmaya başladı. Celepten aldığı öküz her türlü işini yapıyordu. Şimdiye kadar hiçbir zorluk çıkarmamıştı. Otlaması için evdeki öküzü çayıra bıraktı. Gözü arkasında değildi. O hayvan otlayıp, karnını doyurduktan sonra bahçesine giderek, kuytu bir yerde yatar, acele yediği otları geviş getirerek uslu uslu Kılbaz Ahmet'i beklerdi.
Kılbaz, yağır eşeği ile hayvan pazarına vardı. Kelepiri o kadar severdi ki, aklın almayacağı kaşkariko peşinde olurdu. Bu yılda işini tamamladıktan sonra satacağı bir öküzü arıyordu. Göz kenarı ile hayvanlara baktı. Bacağına siyah bir tuman giymiş, yüzü çiçek bozuğu olan bir kadına rastladı. Tumanlı kadın beklemekten dolayı iyice canından bezmiş, nerede ise satacağı hayvanı orada bırakıp, gitmeyi dahi düşünüyordu.
Kılbaz'ın birden haykırası geldi. Kadının etrafında kostak kostak yürümeye başladı. Yanına yaklaşarak öküze müşteri oldu. Kadını şöyle pohpohlayarak okkaladı. Kadın her ne kadar tumanlı dolaşsa da alım satım işlerinde iyice kaşarlanmış, gözlerinin içerisinde bir avuç ateş vardı. Kılbaz, bıyığa gülerek öküzün fiyatını sordu. Fiyat sorarken esas düşüncesini ortaya koyuyor, kadına gözünün kenarı ile bakıyordu.
Kılbaz'ın ahlak yapısı çevresindeki insanlar tarafından hiç beğenilmezdi. Çok ocakların sönmesine, yuvaların dağılmasına sebep olmuştu. Müşteri olarak sürekli ağız tamburası yapmaya başladı. Çenesi düşük Kılbaz, satıcı kadınla ne kadar konuşursa, o kadar neşeleniyor, iyi olmayan düşüncelerini daha da ileri götürüyordu.
Çelek öküz otlamaya gittiğinde, orada diğer hayvanlar tarafından hırpalanmış, boynuzunun teki kökten kırılmıştı. Kılbaz, yarı anlaşılmaz sözlerle homurdanıyordu. Olsun, diyerek mırıldandı. Bu çelek öküzü almak için pazarlığa tutuştular. Kılbaz, hâlâ öküzün etrafında dolanıyordu. Amacı zaman kazanıp kadınla biraz daha geyik muhabbeti yapmaktı.
Pazara hayvan satmaya gelen, kadının köylüsü olan iki hayta adam, Kılbaz'ın hareketi karşısında birden celallendiler. Öfke nöbetleri tuttu. Kılbaz, onların düşüncesine göre öküz almak değil, tumanlı kadını elde etmek için uğraşıyordu. Gözlerini kan bürümüş hayta adamlar, Kılbaz'a yaklaştılar. Göz belerterek, “Ulan kaltaban deyyus. Ver kadının parasını, al çelek öküzü defol” dediler.
Kılbaz, düzenbaz olduğu kadar belanın nereden geleceğini çok iyi bilirdi. Kadının öküz için istediği parayı hemen verdi. Tumanlı kadın, arka bacaklarının sırta yakın yerleri modul yarası olmuş öküzü ipi ile birlikte vererek sırra kadem bastı. İş daha bitmemişti. Pazarlığın sonunda hayta adamların anaforları vardı. Adamlardan bir tanesi Kılbaz'a yaklaşarak, “Hani bizim paramız” diyerek avurt sattı. Kılbaz, çok şaşırdı. Hık mık ederek, kaşını yukarı kaldırdı, “Ne parası” dedi.
İçlerinden en şerir olanı Kılbaz'a yaklaşarak, parmaklarına geçirdiği muşta ile sağ gözünün üzerine öyle bir yumruk indirdi ki, aradan saniye geçmemişti Kılbaz'ın ayakkabısının altına çaktırdığı nalçalar ışıldıyordu. İşte bu acımasız vuruş, anafor ve dövme parasından öte bir şey değildi. Adamlar hak ettikleri (!) bu parayı almadan bir adım ileri gitmediler.
Kılbaz, adamlar gittikten sonra ayağa kalktı. Yediği marizden dolayı yampiri yürüyordu. Yüzündeki muştanın bıraktığı yaraları sildi. Çelek öküzün tek boynuzu olduğu için boğazına kıldan örülmüş bir ip bağladı. Öküz, Kılbaz'a bir türlü alışamamış, gitmek istemiyordu. Elindeki meşe ağacından kesilmiş sopa ile hayvana birkaç defa çırpıştırdı. Öküz kulaklarını kısıyor, hiç yürümeye niyetli gözükmüyordu. Kılbaz, elindeki ipi bir kazığa bağlayarak öküzün kaçmasını önledi. Nasıl bırakıldı bilinmez, havyan pazarında unutulmuş bir deve semeri gördü. Soğuk taşların üzerine oturmayarak bulduğu semerin üzerine çöreklendi. Fikir yoruyordu. Düzensiz düşüncelere daldı. Sürekli öküzü nasıl götürürüm diyerek kıldan hesaplar yapıyordu.
Kılbaz, çaresizdi. Pazaryerinden geçen Çelikçi Hasan, trampa ettiği eşekleri adamların üzerine yıkarak hızlı hızlı gidiyordu. Deve semeri üzerinde derin düşüncelere dalan Kılbaz, piyango çıkmış fukara gibi sevindi. Öküzü evine götürmek için bir adam yakalamıştı. Çelikçi Hasan, düzenbazlıkta Kılbaz'dan aşağı kalmazdı. Trampadan kazandığı paraları, kullanılmaktan çürük sakıza dönmüş, lime lime dağılmış iç gömleğinin içerisine koymuştu.
Çelikçi, yaralı parmağa merhem olmaz, kaparozla kazandığı paraları hiç kimseye koklatmazdı. Düzensiz düşüncelere daldı. Yürümekten aciz olan öküzü götürmeye karşılık almayacak mıydı? Kılbaz'ı deve tımarı etmeye başladı. Sürekli dikine tıraş ediyordu. Kılbaz, çaresizdi. Köftehor Çelikçi Hasan'ın tüm isteklerine boyun kesti. Eteğini öptü. Ucuza kapattığı koca öküzden artan paraları Çelikçi'ye verdi. Çelikçi, bu paraları da iç gömleğine zula ederek öküze yaklaştı. Kuyruğu çok uzun olan öküz, boyun kısmına tebelleş olan büğelek ve yeşilbaş sineklerini defetmeye çalışıyordu. Kılbaz, öküzün boynuna ipi taktı. İleriye doğru çekmeye başladı. Öküz, bir adım bile atmıyordu.
Çelikçi Hasan, eşekleri götürdüğü o meşhur sopasını hayvanın sırtına indirmeye başladı. Aksiliği depreşen öküz, ön ayaklarını uzatarak olduğu yere yattı. Kılbaz, iple çekiyor, Çelikçi, elindeki sopa ile vuruyordu. Yaşlı öküz inadına direniyordu. Öküzü yerden kaldıramadılar. Çelikçi, cin fikirli idi. Bu hayvanı, ancak bir tutam ot ile kandırabilirdi. O anda ot nerede? Kılbaz'dan biraz anafor alarak ot alacaktı. Tarlasında düğmecik ve yonca kurusu bulunan adamın yanına vardı. Adamdan bir tutam ot aldı. Öküze yaklaştı. Kılbaz, otu görünce çayır görmüş sıpa gibi kişnedi. Çünkü öküz bu ota aldanarak istediği yere gidebilirdi. Tek düşüncesi yeter ki öküzü ahırına götürebilsin. Çelikçi, yavaş yavaş ot vermeye başladı. Şimdiye kadar burun kıvıran hayvan, bu otlardan çok hoşlanmıştı. Hayvan otları birkaç avurtta bitirdi. Kılbaz ile Çelikçi birlikte hayvanı kaldırmaya çalıştılar.
Tek boynuzlu kara öküz, bütün gücünü toparlayarak Çelikçi'ye öyle bir vurdu ki, boynuzu yiyen Çelikçi, birkaç metre uzağa düştü. Boş böğrüne aldığı boynuz darbesi ile yere düşen Çelikçi, son bir çaba ile kalkmaya çalışı-yor, sırt üstü yerde debeleniyordu. Çelikçi, ölse Kılbaz bunun hesabını nasıl verecekti? Kılbaz, bir öküze, bir de Çelikçi'ye baktı. Tercih hakkını öküzden yana kullanarak evine götürmek için yeni çareler aramaya başladı.
Çelikçi, aldığı boynuz darbesi ile yerde inim inim inliyordu. Kılbaz, yeniden öküzün ipini çekerek kalkması için yokladı. Hayvan ne hisseti bilinmez, yavaş yavaş ayağa kalktı. Yediği kuru yoncadan olsa gerek dizlerine biraz derman gelmişti. Çelek öküz çaresizliğini anladı. Kılbaz'ın arkasına düşmekten başka çaresi olmadığını anladı.
Hayvanın arkasından geldiğini gören Kılbaz, neşeden kırılıyordu. Hemen boz eşeğinin üzerinde bulunan çuvala arpa aldı. Çelek öküzü besleyerek işlerini görecekti. Komşuları Turp Ali'den de biraz kesli saman aldı. Öküz, arpaları ve kesi yiyor, karnını doyurduktan sonra da geviş getiriyordu. Suyu dahi leğenlerle ayağı-na kadar geliyordu. Çelek öküz, yediğinin hakkını vermeliydi. Kılbaz, çifte koşmak istedi, bir türlü kaldıramadı. Kağnıya koşmak istedi yine kalkmıyordu. Her gün iki çinik arpa ile iki el arabası kes yiyordu. Kılbaz, şimdiye kadar kazanç sağladığı diğer hayvanların parasını çelek öküze yedirdi. Evine hiçbir ihtiyacını alamaz olmuştu. Sadece çelek öküzün boğazı ile meşguldü.
Yüzüne bakılmayacak kadar çirkin gudubet eşi celallenerek evden avluya çıktı. Avazının çıktığı kadar bağırıyordu, “Ulan kösnük herif! Düzenbaz. Evimizin tüm gelirlerini bu algın öküze yedirdin. Derhal sat” diyerek ağız ekşitiyordu. Her zaman kadını hiç konuşturmayan Kılbaz, sesini çıkaramaz oldu. Çünkü haksızdı. Çelek öküzü tekrar pazara götürüp aldığı fiyata satmak istiyordu. Öküz yem ve samanları yemiş, hiç kimse yerinden kımıldatamıyordu. Kılbaz, Turp Ali'nin ocağına düştü. Bu öküzden beni kurtar diyordu. Hiç getiremediği öküz, şimdi de gitmemek için diretiyordu. Bazı zamanlarda huysuzlanıyor, insanları yanına yaklaştırmıyordu. Yeri oldukça rahattı.
Turp Ali, bir tilki kadar kurnazdı. Şimdiye kadar Kılbaz, kaparozla ve cin fikirlilikle para kazanmıştı. O paralar elinden alınmalıydı. Evine gitti. Traktörünü getirdi. Hayvanı çelik halatla arkasına bağladı. Bu sefer de Turp Ali diretiyordu. Götürme parasını almayınca yerinden dahi kımıldatmadı. Taşıma parasını peşin aldı. Öküzün alınış fiyatından aşağı para vererek öküzü de aldı. Doğru kasabaya gitti. Pazaryerinde yine tumanlı kadın ve köylüleri hayvan satıyorlardı. Götürdüğü öküz, Kılbaz aldığında eğe kemikleri gözüküyordu. Şimdi yediği arpa ve samandan ötürü kilo almış, tüyleri ışıl ışıl ediyordu.
Kadın hayvanı tanımakta gecikmedi. Uygun fiyata satmıştı. Tekrar Turp Ali'nin yanına yaklaşarak öküzünü aldı. Hayta adamlar, kadından ve Turp Ali'den kaparozlarını aldılar. Kadın bu hayvanı bir daha satarsa tekrar gelir diye düşünerek doğrudan kasaba verdi. Gitmemekte daima direnen çelek öküz, kasabın bıçağını görünce gözleri yaşardı. Akıbetini anlamıştı. Kasap bir bıçak darbesi ile çelek öküzü parçaladı. İşe yaramaz denilen çelek öküz, şimdi midelerde geviş getirmekle meşguldü.