Türkiye siyaset tarihinde unutulmaz, ikonik bir sahne vardır: Ekonomik kriz karşısında çaresiz kalan bir yurttaşın, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in önüne yazar kasa fırlattığı o an… Bu, yalnızca bir öfke patlaması değildi; yoksulluğun, çaresizliğin ve görmezden gelinmenin birikmiş isyanıydı.

Bir de televizyon tarihimizin hafızasına kazınan Olacak O Kadar vardı. Hatırlarsınız; siyasiler karikatürize edilir, gündem eleştirilir, mizah yoluyla gerçekler yüzümüze çarpılırdı. Ana akım medyada sansürlenmeden, ceza almadan; senaristleri, oyuncuları hedef gösterilmeden yayınlanırdı.

Şimdi bugüne bakalım.

Bugün o yazar kasa yeniden fırlatılabilir mi? Bir yurttaş, yaşadığı sefaletin sorumlusunun karşısına çıkıp aynı tepkiyi gösterebilir mi? Ya da bir televizyon programında siyasetçiler özgürce, mizah yoluyla eleştirilebilir mi? Bu iki örneği bugün yapmak ne kadar mümkün?

Cevap, hepimizin bildiği kadar net: Mümkün değil. Hatta bırakın yapmayı, böyle bir sahne daha taslak halindeyken bastırılır; yazanı sindirilir, çizenin kalemi kırılır…

Tam da burada, geçmişle bugün arasındaki farkın asıl meselesi kendini gösteriyor. Mesele yalnızca ekonomik kriz değil; mesele, o krize karşı ses çıkarabilme ihtimalinin ortadan kaldırılması.

Bu ülkede artık sadece yoksulluk yok. Korku var, baskı var. Sessizliğe zorlanan, sinmiş bir toplum var. Sistematik ve bilinçli bir şekilde halkın sesini kısmayı, itirazını bastırmayı, korkuyu normalleştirmeyi kendine gaye edinmiş bir iktidar var.

Çiğdem Gazetesi’nde yazmaya başladığımdan beri ailemden en çok duyduğum cümleler de bunun bir yansıması: “Aman dikkatli ol, kimseyi eleştirme, suya sabuna dokunma…”

Peki ben susarsam, gördüğüm adaletsizliklere gözümü kapatırsam, yapılan onca haksızlığa sessiz kalırsam bu düzenin bir parçası olmayacak mıyım?

İşte tam da bu yüzden susarak yaşamayı reddediyorum.

Ben insansam, vicdan sahibiysem, adalet duygum ve ahlaki değerlerim varsa; bu ülkenin çocuklarına, insanına, doğasına ve toprağına sahip çıkmak zorundayım.

Yürütmenin ve yargının tek bir iradenin gölgesine girdiği; gençlerin işsizlik ve ucuz emek kıskacına sıkıştırıldığı; emeklilerin ise geçim mücadelesinde görünmez kılındığı bir düzende nasıl susarım?

İktidar çevresinde toplanmış ayrıcalıklı bir azınlık ülkenin tüm imkânlarından sınırsızca yararlanırken, bu eşitsizliğe bakıp nasıl sessiz kalırım?

Ben susamıyorum, çünkü:

· Adalet duygusunun zayıfladığını, hukukun güç ilişkilerine teslim edildiğini görüyorum.

· Kaynakların belli çevrelere aktarıldığını, emeğin karşılığının giderek yok sayıldığını

izliyorum.

· Kadınların öldürüldüğü, faillerin cezasız kaldığı bir düzenin normalleştirildiğine tanık

oluyorum.

· Çocukların yaşam hakkının korunamadığı bir ülke gerçeğiyle yüzleşiyorum.

· Gazetecilerin baskı altında tutulduğunu, eleştirinin cezalandırıldığını biliyorum.

· “Tanıdığı” olmayan gençlerin yıllarca atama beklediğini, emeğin görmezden gelindiğini

görüyorum.

Evet, başımızın üzerinde sallanan bir kılıç var. Acımasız, vicdansız, adaletsiz bir cellat tutuyor o kılıcı. Ama söyle bana: Celladından korktuğun için susup onun başkalarının hayatını almasını izlemek, seni de o suçun bir parçası yapmaz mı? Başkasının boynuna inen o kılıcı izlemek seni sadece korkak değil, aynı zamanda suç ortağı yapmaz mı?

Ben böyle bir düzenin ortağı olmayı reddediyorum. Susmamı isteyenlere inat konuşuyorum. Karşı durduğum için yanacaksam, yanmaya razıyım. Çünkü biliyorum: Vicdanımı ve adalet duygumu kaybetmek, özgürlüğümü kaybetmekten daha ağırdır.

Ben;

Çocukların güvende olduğu, gençlerin umutla yaşadığı, emeklinin nefes alabildiği, işçinin insanca çalıştığı, geçim derdi çekmediği, kadınların ölmediği, halkın adalete güvendiği, toprağın talan edilmediği, adil ve eşit bir Türkiye istiyorum.

Peki ya sen?

Sen ne istiyorsun? Adaletsizliğin sıradanlaştığı, hukuksuzluğun normalleştiği, emeklinin yaşam mücadelesi verdiği, gençlerin geleceğinin çalındığı, kadınların öldürüldüğü, suçlunun cezalandırılmadığı, geçim derdinin bir gün bile yakamızı bırakmadığı bu düzende hâlâ “ Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. ” diyerek kenarda durmayı mı seçeceksin?

Bu düzen, sessiz kalanların omuzlarında yükseliyor.

Susmak tarafsızlık değildir. Susmak, olan bitene razı olmaktır. Susmak, güçlüden yana saf tutmaktır.

İşte tam da bu yüzden:

Bugün konuşmak zorundayız. Bugün itiraz etmek zorundayız. Bugün yanlışa “yanlış” diyebilmek zorundayız çünkü yarın çok geç olacak.

Unutma;

karanlık, ışık olmadığı için değil;

insanlar ışığı yakmaya cesaret edemediği için büyür.