“Hemen içine dön

Merkez orada

Her kuralı orada bulursun

Çünkü bağımsız vicdan,

Ahlak gücünün güneşidir.”

                                   Goethe

 

Dünya klasiklerinden Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını okuduğumda çok etkilenmiştim. Tıpkı benim gibi Petersburg savcısı da öylesine etkilenmiş ki, yazar hakkında “Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır” iddiasıyla dava açmıştır.  Romanda zeki, cesur ve ideallerinin peşinde koşan romanın kahramanı Raskolnikov’un içine düştüğü ikilem ve işlediği bir suçun sonrasında çektiği psikolojik sıkıntılar ve hesaplaşma sürecini ustaca anlatılır. Dostoyevski bir suçun sonrasında kahramanın çektiği psikolojik sıkıntıları, iç hesaplaşma sürecinin ustaca tasviri aslında insan ruhunun naif, hiç balta girmemiş ormanlarına âdeta balta ile dalıp, insan ruhunu ters yüz eder. Vicdan, insanın içinde bulunan ahlâkî değerler ve eylemler hakkında hüküm verme ve yargılama yeteneğini ifade eder. Vicdan ya da duyunç, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir.

Vicdan konusunu sorgulamak gerekiyor.

Bunların bazıları şöyle: Bireyin yetişme tarzı ve aldığı eğitim sonunda oluşan iç duygu, iç mahkemedir. İyi ve kötü, doğru ve yanlışın ne olduğu konusundaki duygudur.

İçten bilmek, iç yargıdır.

Ahlakî davranışlarımızı belirleyen öznel bilinçtir. Yapacaklarımızı ve yapmayacaklarımızı yargılayarak kazandığımız kendimize özgü yaşam biçimidir.

İçimizdeki insanî sestir.

Töresel bilinçtir.

Ahlakî bilinçtir.                                                                                                                  

Ahlakî hayatımızı yöneten sistemdir. İçinde yaşadığımız toplumun verdiği eğitimin ürünüdür.

Görüldüğü gibi vicdan, çok farklı şekillerde tanımlanmış, fakat hepsinin özünde insani ahlakî bakımdan yüceltmek, başkalarına zarar vermemek, bu zararı engellemek, hatta yok etmek temelinde kurulmuştur. Vicdan konusun da herkesin kabulleneceği nesnel bir tanımı da yapılamıyor.

Her toplumsal yaşam biçimi, kendine göre bir vicdan tanımı yapıyor. Şairlerin, sanatçıların da vicdan tanımları kendilerine göredir. Mehmet Akif'e göre,

Bir halk şairi şunları yazmış:

“Namusumla ölmek şereftir bana

Her ağacın gölgesinde yatamam

Vicdanımı para ile satamam”

Yetişme tarzlarımız, aldığımız eğitim farklı olduğu için, etkileniş biçimimiz de farklıdır. Örneğin, sokaklarda yaşayan köpekleri, kedileri bazı çocuklar sever ve okşar, bazıları ise taş atar.

Her toplumun, her bireyin şu ya da bu biçimde vicdanı vardır.

Ziya Gökalp, kolektif vicdandan bahseder. Ona göre kolektif vicdan, toplumdan topluma geçer. Onunun taşıyıcısı bireylerdir. Bir davranışın sonunda hesaplaştığımız kendi vicdanımızdır. Bireyler, gruplar, örgütler, iktidarlar, dernekler, kamu vicdanı önünde hesap verirler. Benim bir birey olarak vicdanî açıdan akladığım, yaşadığım dönem içindeki tek lider Ecevit'tir.

Burada yargıç görevini üstlenen biziz. Tek başına bir insanın iyi sonuç vermesi için, sadece niyet yeterli değildir. Bu davranışın bilgiye dayanması gerekiyor.

Bilgi yetersiz olduğunda vicdan da çok sığ kalıyor.

Nasıl yaşarsak erdemli, ahlaklı ve vicdanlı oluruz? Bu soruyu soran ilk filozof Sokrates olmuştur. O şöyle diyor: “Kendini tanı.” Kendimizi ne derece tanıyoruz? Tüm eylemlerimizi, kendimizi haklı göstermek, daha iyi yaşamak için yapıyoruz. Kendi benliğimize uygun davranıyoruz. Kişilik de zaten bunu gerektirir. Herkes kendi vicdanını koruyucusu, aynı zamanda bekçisidir.

Filozofların görüşleri de birbirinden oldukça farklıdır. Ama hepsinde ortak yön, insanı yüceltmek, insan onuruna yakışanı yapmaktır.

Stoacı okulun filozoflarına göre erdem, doğaya uygun yaşamaktır. Doğaya uygun olan, aynı zamanda akla da uygun olandır. Ölüm doğal bir olaydır. Ona karşı çıkmak da doğaya aykırıdır. İnsan davranışlarına, doğaya uygun bir şekilde yer verirse mutsuz olmaz.

Filozof Zenon'a göre, mutlu olmak için insanın davranışlarını akıl ile düzenlemesi gerekir. Aklını mı, duygularını mı, davranışlarına egemen kılacağı, bireyin kendi elindedir. Burada duygular her zaman bizi mutsuzluğa götürür.

Mutlu olabilmek için sadece su ve ekmek yeter. Fazlasını istemek, bizi mutsuzluklara götürür.

Sofistlere göre, vicdanın ölçüsü bireyin kendisidir. Ölçü kendisi olduğu için, ideal bir vicdan, ideal bir ahlak da mümkün değildir.

Th. Hobbes'a göre, insan doğası gereği bencildir. Arzularını doyurmak için yaşar. Bu nedenden ötürü insanlar arasında çıkar çatışması kaçınılmazdır. İnsanları bir arada tutabilmek için bir takım kurallar gerekir. Otorite gerekir. Bu otoriteyi de kurması gereken devlettir.

Ruso’ya göre; “insanlar doğal halde yaşarken mutluydu. Tüm sorunlar mülkiyetle birlikte başlamıştır. Özel mülkiyet, çıkar duygusu, insanlar arasında çatışmaya, kavgaya, iktidar mücadelesine yol açmıştır. İktidar, iyi değil, kötüdür.

İktidar, ahlaksızlığın, çürümenin, bozulmanın kaynağıdır’’.

Bazı filozoflara göre iktidar, bozulmanın kaynağıdır. İktidar olup da bozulmayan, değer çürümesine yol açmayan örnek yok denecek kadar azdır. İnsan, imkânlar varlığıdır. Onun doğasında iyi ve kötü eğilimler vardır. Konfüçyüs'e göre insan, dört şeyden uzak durmalıdır: “Gurur, batıl inanç, inat ve bencillik.” Bu dört unsur, insanı ahlaktan uzaklaştırır, vicdanı bozar.

Kitapların yazdıkları bazen bizlere yol gösterir, bazense kitaplar da kalır.

Gerçekler kitapların yazdığı gibi değil, yaşamın kendisidir.

Gerçek toplumsal hayatta karşılaştıklarımızdır.