Bazen insanın hayatını değiştiren şey büyük olaylar değildir. Kimi zaman yalnızca birkaç cümle, zihnimize düşen küçücük bir düşünce ya da tam zamanında okuduğumuz bir söz, uzun uzun üzerinde düşünmemize neden olur. Ben de son günlerde böyle bir farkındalık yaşadım. Bir cümle, günlerce zihnimde dolaştı ve bana şunu sorgulattı: Acaba kurduğumuz sözler, yalnızca konuşup geçtiğimiz kelimelerden mi ibaret; yoksa hayatımızın yönünü sessizce belirleyen görünmez pusulalar mı?

İnsan gün içinde farkına varmadan yüzlerce cümle kuruyor. Kimi zaman kendine, kimi zaman çevresine... "Ben zaten şanssızım.", "Hiçbir işim yolunda gitmiyor.", "Hastalık beni bırakmıyor.", "Mutlu olmayı beceremiyorum.", "Asla düzelmez." Bu cümleleri ne kadar da kolay söylüyoruz. Hatta öylesine alışmışız ki çoğu zaman bunların sadece bir serzeniş olduğunu düşünüyoruz.

Oysa bir süre sonra fark ettim ki insan en çok kendi söylediklerine inanıyor. Sürekli tekrar edilen her kelime, zihinde bir iz bırakıyor. O izler zamanla düşünceye, düşünceler davranışa, davranışlar ise hayatın akışına dönüşüyor. Belki de bu yüzden kullandığımız kelimeler sandığımızdan çok daha büyük bir güce sahip.

Tam da bu noktada aklıma İsrâ Suresi'nin 11. ayeti geldi:

«"İnsan, hayra dua eder gibi şerre de dua eder. İnsan pek acelecidir."»

Bu ayet üzerinde biraz durunca, aslında ne kadar derin bir hakikati içinde barındırdığını düşündüm. Hiç kimse ellerini açıp "Allah'ım bana sıkıntı ver, bana hastalık ver, bana mutsuzluk ver." diye dua etmez. Ama dilimizden gün boyu dökülen "Ben bittim.", "Mahvoldum.", "Hiç düzelmeyecek.", "Benim yüzüm gülmez." gibi ifadeler, farkında olmadan ruhumuzu karamsarlıkla besleyebiliyor.

Elbette burada anlatılmak istenen, hayatın zorluklarını inkâr etmek ya da yaşanan acıları görmezden gelmek değildir. İnsan üzülür, yorulur, hastalanır, umutsuzluğa kapıldığı zamanlar olur. Bunlar hayatın gerçeğidir. Ancak acıyı ifade etmekle, umutsuzluğu hayatımızın değişmez gerçeği hâline getirmek arasında ince ama önemli bir fark vardır. Çünkü insan, sürekli tekrar ettiği düşüncenin içinde yaşamaya başlar.

Bu düşünceyi destekleyen en anlamlı öğütlerden biri de Hz. Ali'ye nispet edilen şu sözdür:

"Bela insanın diline bağlıdır."

Ne kadar çarpıcı bir ifade. Sizce de öyle değil mi?

Dilimiz sadece iletişim kurduğumuz bir organ değildir; aynı zamanda ruhumuzun tercümanıdır. Ağzımızdan çıkan her söz önce bizi etkiler. Başkalarına ulaşmadan önce kendi gönlümüzden geçer. Bu yüzden söylediğimiz her kelime aslında önce kendimize söylenmiş olur.

Bilim de bu gerçeğe farklı bir pencereden bakıyor. Psikoloji alanında yapılan birçok çalışma, kişinin sürekli kullandığı olumsuz ifadelerin zamanla düşünce kalıplarını güçlendirdiğini, buna karşılık umut ve çözüm odaklı bir dilin psikolojik dayanıklılığı artırabildiğini ortaya koyuyor. Elbette sadece güzel cümleler kurarak bütün sorunlarımız ortadan kalkmaz. Ancak kelimeler, olaylara bakışımızı; bakış açımız ise mücadele gücümüzü önemli ölçüde etkiler.

Aslında hayatımızın en güçlü alışkanlıklarından biri de kendi kendimizle konuşma biçimimizdir. Gün içinde kimsenin duymadığı ama zihnimizde durmadan tekrarlanan cümleler vardır. Eğer bu iç ses sürekli eleştiren, küçümseyen ve umutsuzluğu besleyen bir dile sahipse, insanın kendine olan inancı da yavaş yavaş zayıflar. Fakat aynı iç ses, "Bunun da üstesinden gelebilirim.", "Her gecenin bir sabahı vardır.", "Allah'ın izniyle bu da geçecek." diyorsa insanın yüreğinde yeniden filizlenen bir umut yeşermeye başlar.

Gerçekten de dilimiz ya en sağlam köprümüz olur ya da önümüze ördüğümüz görünmez bir duvar... Kendimize nasıl bir gelecek inşa etmek istiyorsak, onun ilk tuğlalarını bugün seçtiğimiz kelimelerle koyuyoruz. Sürekli umutsuzluğu konuşursak umut etmek zorlaşır. Sürekli başarısızlığa odaklanırsak cesaretimiz kırılır. Sürekli eksiklere bakarsak elimizdeki nimetleri göremeyiz. Buna karşılık umut, şükür, sabır ve iyi niyetle kurulan cümleler yalnızca ruhumuza değil, çevremize de ışık olur. Çünkü güzel söz bulaşıcıdır; umut da öyledir.

Belki de bu yüzden atalarımız, "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır." demiştir. Bir başka ayette ise Rabbimiz, kullarına "İnsanlara güzel söz söyleyin." diye emreder. Güzel söz sadece karşımızdakine değil, kendimize de söylememiz gereken bir emanettir. Kendimize karşı kullandığımız dil de en az başkalarına karşı kullandığımız dil kadar önemlidir.

Bu yazıyı kaleme alırken aslında kendime de bir hatırlatma yaptım. Çünkü zaman zaman ben de farkında olmadan "Yetişemeyeceğim.", "Olmaz.", "Zor." dediğimi fark ettim. Sonra düşündüm; neden bunun yerine "Elimden geleni yapacağım.", "Bir çıkış yolu mutlaka vardır.", "Allah'ın izniyle başaracağım." demeyeyim? Belki şartlar aynı kalacak ama o şartlara bakan gözlerim değişecek.

Hayatın yükü bazen ağır olabilir. Hepimizin yorulduğu, kırıldığı, umudunu kaybettiği günler olur. Fakat tam da o günlerde seçtiğimiz kelimeler, yeniden ayağa kalkmamız için bize güç verebilir. Çünkü söz, yalnızca sesten ibaret değildir; inancın, niyetin ve umudun taşıyıcısıdır.

Bugünden itibaren belki de en büyük değişimi dilimizde başlatmalıyız. Kendimizi değersizleştiren, umudu tüketen, korkuyu büyüten cümleleri biraz daha azaltalım. Yerine şükrü, gayreti, umudu ve güzel ihtimalleri koymaya çalışalım. Hayat bir anda değişmeyebilir. Fakat dünyaya baktığımız pencere değiştiğinde, gördüğümüz manzara da değişmeye başlar.

Kim bilir... Belki de geleceğimiz, bugün farkında olmadan seçtiğimiz kelimelerin içinde filizleniyordur.

Peki siz bugün kendiniz hakkında hangi cümleleri kuruyorsunuz? Dilinizden dökülen sözler size yeni yollar açan sağlam bir köprü mü oluyor, yoksa farkında olmadan önünüze ördüğünüz görünmez duvarlara mı dönüşüyor?

Belki de bu sorunun cevabı, her gün defalarca tekrarladığımız kelimelerin içinde sessizce bizi bekliyordur.