KIRŞEHİR yeni bir seçimi geride bıraktı. Gitti sandığa oyunu verdi, geri çekildi.

KIRŞEHİR yeni bir seçimi geride bıraktı. Gitti sandığa oyunu verdi, geri çekildi. Şimdi verilen vaadlerin yerine getirilmesini dört gözle beklemeye başladı.
Vaad dediğin nedir ki? Politikacılar bir sigara paketinin üzerine notunu alır, yazar-çizer, sonra içindeki sigara bitince paketi atar. Vaadler, verilen sözler unutulur gider.
Ne zamana kadar?
Seçime kadar!
Kırşehir insanı yıllardır siyasetçilerin vaadleriyle avutuldu, uyutuldu bugünlere geldi.
Ne kazandı? Bence hiç!
Ne kaybetti? Bence çok!
Ama bu millet öyle karar veriyorsa, yapacak fazla bir şey de yok!
Bugünkü yazımda Kırşehir seçim analizlerini yapacaktım, ama son anda vazgeçtim. Zaten gazetemizi takip edenler, yazarlarını takip edenler bunları gördü, okudu. Anladı sanırım.
Ben bugünkü yazımda Allah’ın sevgisi ve mezhebini değerlendireceğim.
İnsanlar dayanışma ile istedikleri ve arzu ettikleri refah ve huzurlu bir yaşam ortamına kavuşabilir.
Dayanışma için ortak bir çizgide buluşulması, en önemli unsurdur. Bu unsur din olabilir, olabilir diyorum çünkü şimdiye kadar olamamıştır.
Dinin insanlar üzerinde inanılmaz bir psikolojik etkisi olduğu bir gerçek, fakat aynı zamanda manevi bir bağdır, belli kişilerin dini tekeline almasıyla, bilen ve bilmeyen diye ayırım yapılmalarında kutuplaşmalarda başlamış olur.
Din kuralları, yorumcular tarafından din adına konan kurallarda değiştirilir, Hristiyanlıkta da İncil’in ayetlerini değiştirmişler. Zamanımıza kadarda böyle olmuştur. Çünkü İslam dininde de bir birilerine uymayan uygulamalar bizi böyle düşünmeye itiyor.
Hangi dine mensup olursa olsun, insanlar mensup olduğu veya inandığı dinin ibadet kurallarını yerine getirirken, ruhunun dinlendiğine inanır. İnsanların çaresiz kaldığı zamanlarda yardım beklediği ve kendisini teslim edebileceği kutsal bir varlığa ilahi duygularla bağlanarak rahatlamak ister.
Dini şartların kuralları altı bin yıl önce konulan kurallarla benzerlik taşıması, arkeolojik kazılarda bulunan değişik figürlerin bizlere gösteriyor olması çok önemli. Yüksek yerlere ibadet edecek evler yapmaları, yerden uzaklaşma belki de tanrıya daha yakın olma duyguları taşıması mıdır? İsa’dan sonra havarilerin gözden uzak ve yüksek yerlere ibadet yerleri yapması, karşıt gurupların baskısından kurtulmayı hedeflerken birazda sakin ve sessiz yerler seçerek de tanrıyla daha yakın olma duygusu da taşıyor olabilir. Belki değişik doğa olaylarıyla, deprem veya heyelan gibi yıkılan yurtların üzerine tekrar şehirler inşa etmeleri kaybettikleri yerlerin, ataları tarafından daha önce kutsallaştırılmış veya hatıralarıyla orda yaşama isteği olabilir mi.
Babiller, Mısırlılar ve Yunanlılarda kalma eski yerleşim merkezlerinin arkeolojik kazılarında çıkan evler bu düşünce ile yapılmışlığı daha mantıklı düşündürüyor. Toplu göçlerin yaşandığı tarihlerde kuraklığın etken olduğu bir gerçek, fakat toplumlar arasında çıkan çatışmalarda birleştirici ve dayanışma aracı olarak dini duyguların ve kutsallığın kullanıldığına şüphe yok. Bu sadece Arabistan menşeli ve Orta Doğu üzerinde kurulan devletlerarasında ve de İslam dininin doğusundan sonra, mümin ve kâfir olarak gruplaşan iki toplum, din uğruna çok kan dökmüşlerdir. Elanda bu gurufalarla devam eden savaşlar aynı düşüncenin neticesidir.
Aynı dini kabul etmiş ve hatta aynı ırktan gelen dilleri ve dinleri aynı olan insanların bir birlerini nasıl yok etmeye çalıştığını zamanımızda devam eden savaşlarda da görüyoruz. O zaman din toplumları birleştirici bir unsur olamıyor ve değildir de. Hristiyanlık dininde aynı durumlar ve savaşlar olmuştur.1620 yıllarında başlayan ve 30 yıl savaşları olarak da adlandırılan savaşlar Avrupa ülkeleri arasında çok kanlı sahneler bırakarak sonlanmıştır.
Martin Luther’in İncil’i tekrar yazma ihtiyacını hissetmesi ve yazması, kanlı savaşlardan ve kiliselerin ferdi hareketlerinden çıkarları ve zenginlerin isteği doğrultusunda uygulamalarından etkilendikten sonra, dinin bir reformla ve halkın bilgilendirilerek, geçmişte olan savaşların bir daha olmaması için mücadelesini sürdürmüştür.
Avrupalıların aralarında geçen savaşların, ekonomik çıkarlara para karşılığı dini fetvalar veren kilise ağalarında arkalarına alarak bir nevi cihat havası vermişlerdir. Faydası olmuş mudur, birinci ve ikinci dünya harbinin oluş gerekçeleri doğru yorumlanırsa din uğruna bir savaş olmamıştır.
Savaşın olmaması içinde dinin ve din adamları yani papazların ve kiliselerinde bir etkisi olmamıştır. Bu gün kendi aralarında değişik nedenlerle çekişmeler olsa da, din ve mezhep kullanılarak bir çatışma çıkması muhtemel dışıdır.
Orta Doğu ve İslam dünyasına bakacak olursak, perişan ve yoksul olmayan ülke yok ve hepsi de din olarak aynı dini kabul etmesine rağmen, dini ibadetlerde ufak tefek ayrılıklar bahane edilerek bir birlerini boğazlamaya devam ediyorlar.
Çıkarı olan egemen güçler bu ayrıcalığı çok iyi kullanarak her iki tarafa da silah temin ederek yapılan katliamları daha da vahim ve dramatik boyutlara taşıyorlar. İsrail’inde güvenliği içinde dizayn edilen savaş ve kargaşalar, mezhep bahanesi ile alanın tamamen temizleninceye kadar devam edeceğe benziyor. Bu savaşların tamamen mezhep ayrıcalığı ve bir yatay bölünmüşlüğün neticesidir. Bu bölünmüşlük temenni ederim ki Türkiye üzerinde denenmez. Türkiye’de petrol yok ama Türkiye’de iyi kullanılamayan en az petrol kadar kıymetli ve gelecek savaşların bir numaralı sebebi olacak su var.