En özgür basın Türk basınıdır. Her düşünceni özgürce yazabilir, dilediğin konuda araştırma yapabilirsin. Siyasi liderleri, kişileri, kurumları eleştirebilir; düzenin tekerine çomak sokabilir, adaletin peşine düşebilir, ezilenin sesi olabilirsin.
Yeter ki yazdıkların iktidarın hoşuna gitsin.
Çünkü bu ülkede gazetecilik bazen bir haberin peşinden gitmek, bazen de o haberin bedelini ödemektir. Merdan Yanardağ’ın cezaevinde olması, Murat Ağırel hakkında peş peşe gündeme gelen adli işlemler ve tutuklama kararı, BirGün muhabiri İsmail Arı’nın 75 günlük tutukluluğun ardından tahliye edilmesi… Her biri farklı bir dosyanın, farklı bir sürecin parçası. Ancak bütün bu yaşananların ortak bir yanı var: Gerçeğin peşinden giden gazetecilerin karşılaştığı baskı. İsimler değişiyor, dosyalar değişiyor, gerekçeler değişiyor; gazetecilerin omuzlarındaki yük ise hafiflemiyor.
Bugünün gazetecileri bu mücadelede yalnız değil. Bu ülkede gerçeğin peşinden giden, kalemini hakikatten yana kullanan gazetecilerin uzun bir geçmişi var. Uğur Mumcu, araştırmacı gazeteciliğiyle karanlık ilişkileri aydınlatmaya çalışırken öldürüldü. Ardında bıraktığı miras, gazeteciliğin yalnızca olanı aktarmaktan ibaret olmadığını, asıl meselenin neden ve nasıl olduğunu sorgulamakta yattığını hatırlatıyor.
Ahmet Şık gerçeğin peşinden gitmenin bedelini ödeyen gazetecilerden biri oldu. Araştırmalarıyla devlet içindeki yapılanmaları, güç ilişkilerini ve karanlıkta bırakılan meseleleri sorguladı. Henüz yayımlanmamış İmamın Ordusu kitabı nedeniyle 2011 yılında tutuklandı. Ancak ne tutukluluk süreçleri ne de hakkında açılan davalar onu mücadeleden vazgeçirdi. Gazetecilikten siyasete uzanan yolculuğunda da hesap soran, sorgulayan ve itiraz eden tavrını sürdürdü. Onun hikâyesi, gerçeği aramanın kimi zaman yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir direniş olduğunu gösterdi.
İrfan Değirmenci de başka bir dönemde gazeteciliğin bedelini ödedi. Yıllarca ekranlarda haber sundu; 2017 referandumu öncesinde “Hayır” oyu vereceğini açıkladıktan sonra Kanal D’deki işine son verildi. İşsiz kalmayı göze aldı ama eğilip bükülmedi. Sonraki yıllarda siyaset sahnesinde sosyalist kimliğini daha güçlü biçimde ortaya koydu. Onun hikâyesi, bir gazetecinin ekrandan uzaklaştırılabileceğini ama sesinin kolay kolay susturulamayacağını gösterdi.
Yandaşsan Haber De Kolay, Kaynak Da
Yandaş basın içinse işler çok daha kolay. Karşındaki senden değilse atış serbest! Teyit mi? Kaynak mı? Ne gerek var canım! Devleti arkana almışsın, senin sözünden âlâ söz mü olur?
Karadeniz’de doğal gaz mı bulundu? Manşet hazır: Müjde! Sondajın, ölçümün, uzman görüşlerinin ayrıntılarına sonra bakarız. Önce bir sevinelim, sorgulayarak kimsenin neşesini kaçırmayalım. Bir gün petrol çıkar, ertesi gün ekonomi şahlanır, sonraki gün yeni bir rezerv keşfedilir. Hatta jelibon rezervi bile bulunur. Kolalı mı, ayıcıklı mı, orasını henüz bilmiyoruz ama bir kez ekrana çıktı mı, gerçekliğin kendisi bile “Acaba ben mi yanlış hatırlıyorum?” diye düşünmeye başlar.
Bir de işin devamı var: Müjdeyi sorgulayan gazeteci kötü niyetlidir, rakamları soran ülkesine düşmandır, “Kaynağınız ne?” diyen de herhâlde milletin moralini bozmak istiyordur. Haber artık kanıtlarla değil, kimin ağzından çıktığıyla değerlendirilir. Söz iktidara yakın birinden geldiyse manşet hazırdır; değilse önce şüphe edilir, sonra belki haber yapılır. Böylece basın özgürlüğü iki ayrı ölçüye bölünür: Birine sınırsız kürsü, diğerine sınırsız soruşturma.
Ekonomi mi kötü? Biraz sabır, biraz algı yönetimi… Millî gelir yükselir, işsizlik düşer, hayat pahalılığı bir anda “dış güçlerin oyunu” oluverir. İşçi geçinemiyor mu? Adına “fedakârlık” denir. Emekli ay sonunu getiremiyor mu? “Türkiye büyüyor” manşeti atılır. Rakamlar gerçeği anlatmıyorsa, gerçeğe uygun rakamlar bulunur. Yandaş basının mahareti de tam olarak budur: Sorunu çözmek yerine, ortada sorun yokmuş gibi anlatmak.
Susturulan Yalnızca Gazeteci Değil, Halkın Kendisidir!
Oysa basın özgürlüğü yalnızca gazetecinin özgürce yazabilmesi değildir. İşçinin hakkını arayabilmesi, kadının maruz kaldığı şiddetin duyulması, yoksulun sesinin manşetlere taşınması, kamu kaynaklarının kimlere aktarıldığının sorulabilmesidir. Bir gazeteci, bir ihalenin, bir yolsuzluk iddiasının ya da kamu kurumundaki usulsüzlük şüphesinin peşine düştüğünde yalnızca mesleğini yapmaz; aynı zamanda toplumun haber alma hakkını da savunur.
Gazetecinin kalemi susturulduğunda, haber bekleyen yurttaş da karanlıkta bırakılır. Çünkü gazeteciliğe yönelen baskı yalnızca gazeteciyi hedef almaz; gerçeği öğrenmek isteyen işçiyi, kadını, emekliyi, öğrenciyi, kısacası toplumun tamamını etkiler.
Cesaret Bulaşıcıdır
Ben de basın sektörüne yeni adım atmış bir edebiyat öğretmeni, yerel bir gazetede baş muhabir olarak çalışan bir gazeteciyim. Yaklaşık 250 bin nüfuslu, insanların birbirini tanıdığı küçük bir şehirde bir tarım emekçisine, esnafa, işçiye mikrofon uzatabiliyorsam; onların sorunlarını ekrana taşıyabiliyorsam; mülakatta haksızlığa uğrayan bir emekçinin sesini duyurup adalet arayışına destek olmaya çalışıyorsam, bunda kendime örnek aldığım basın emekçilerinin büyük payı var.
Uğur Mumcu’nun, Ahmet Şık’ın, Merdan Yanardağ’ın, Murat Ağırel’in, İsmail Arı’nın, İrfan Değirmenci’nin ve daha nice gazetecinin izinden yürümek, gerçeği sorgulamaktan ve soru sormaktan vazgeçmemeyi öğrenmek demektir.
Kalemi Satılık Olmayanlara Selam Olsun
Bu topraklarda kalemi satılık olmayan, onurunu manşetlere değişmeyen, emekçinin yanında duran gazeteciler var. Gerçeği yazdığı için bedel ödeyen ama susmayan gazeteciler…
Selam olsun İsmail Arı’ya.
Selam olsun Murat Ağırel’e.
Selam olsun Merdan Yanardağ’a.
Selam olsun Ahmet Şık’a.
Selam olsun İrfan Değirmenci’ye.
Selam olsun haberin, hakikatin ve halkın yanında durduğu için baskı gören bütün gazetecilere.
Ve unutulmamalıdır ki bir ülkede basın susturuluyorsa, mesele yalnızca birkaç gazetecinin özgürlüğü değildir. Mesele, halkın kendi gerçeğine ulaşmasının engellenmesidir. İktidarlar değişir, koltuklar el değiştirir, bugün alkışlanan manşetler yarın unutulur. Ama gerçeği yazdığı için bedel ödeyenlerin mücadelesi, bu ülkenin basın tarihinde yaşamaya devam eder.
Çünkü gazetecilik iktidara sadakat değil, halka karşı sorumluluktur. Kalemini iktidarın emrine verenler manşet atabilir; ama hakikatin tarihini, o kalemi satmayanlar yazar.