Bizim kültürümüzde ekmeğin yeri büyüktür. Ekmek parası için sabahın köründe kalkıp işe gideriz; “ekmek kavgası” verir, “ekmeğiyle oynamak” der, “ekmek aslanın ağzında” diye anlatırız hayatı. Ekmek, deyimlerimize ve atasözlerimize girecek kadar hayatımızın içindedir. Geçmişin yokluğunu belleğinde taşıyan bu toplum için ekmeksiz sofra düşünülemez. Makarnayı bile ekmekle yeriz. Çünkü bu topraklarda ekmek, yalnızca karın doyurmanın değil, hayatta kalmanın, emeğin ve alın terinin adıdır. Ne acıdır ki bugün milyonlarca insan, uğruna ömrünü tükettiği ekmeği bile hesaplayarak almak zorunda bırakılıyor.
Kırşehir’de 200 gram ekmeğin fiyatı 15 liraya yükseldi. Dört kişilik bir ailenin her gün kişi başı bir ekmek aldığını varsayalım: Günde dört ekmek, 60 lira. Bu hesapla ayda 120 ekmek, toplam 1.800 lira… Üstelik sofraya et, balık, meyve koymadan; yalnızca ekmeği sayarak. Bir ailenin yalnızca ekmek için ayırmak zorunda kaldığı bu para, ülkeyi yönetenlerin dillerinden düşürmediği ekonomik başarı masallarının karşısında duran çıplak gerçektir.
Mesele Fırıncı Değil, Bu Düzen
Fırıncıya sözüm yok. Kirası artıyor, elektriği artıyor, unu, mazotu, işçiliği zamlanıyor. Üretim maliyetleri yükselirken fırıncının da ayakta kalma mücadelesi verdiğini biliyoruz. Aynı ekonomik çıkmazın içine sıkıştırılmış insanları birbirine düşürmenin, yoksulluğun faturasını yine geçim derdindeki insanlara kesmenin hiçbir anlamı yok. Çünkü mesele ekmeği üretenle ekmeği satın alan arasında değil; ikisini de her geçen gün daha fazla yoksullaştıran ekonomik düzendedir.
Ama ekmeğin fiyatını konuşurken asıl soruyu da sormak gerekiyor: Bu ülkede insanlar en temel gıdaya erişmek için neden her gün biraz daha fazla hesap yapmak zorunda kalıyor? Neden alın teriyle çalışan milyonlar, ay sonunu getirebilmek için öğününden, sağlığından, çocuğunun geleceğinden vazgeçiyor? Neden ekonomik krizin bedelini sürekli işçiler, emekçiler, emekliler ve dar gelirliler ödüyor? Üstelik bu soruların muhatabı, yıllardır ekonomiyi yöneten siyasi iktidardır
Ekmekten söz ediyoruz
Ete, balığa, meyveye gelmedim bile. Sağlıklı beslenmenin geniş bir kesim için hayale dönüştüğü bir ülkede, temel ihtiyaçları karşılamak başlı başına mücadele haline geldi. Yirmi birinci yüzyılda, teknolojiden, kalkınmadan, dünya liderliğinden söz edilen bir ülkede milyonlarca insanın en temel meselesi hâlâ aç kalmamak. Bunun adı ekonomik başarı değil, toplumsal çöküştür. Bir çocuğun yeterince beslenemediği, bir emeklinin pazardan eli boş döndüğü, bir işçinin aldığı ücretle ailesinin karnını doyuramadığı yerde anlatılan refah hikâyeleri, halkın yaşadığı gerçekle alay etmektir.
Bize yıllardır dünya devi olduğumuz, Avrupa’nın bizi kıskandığı anlatılıyor. Peki bu büyük lafların arasında, ekmeğin fiyatını hesaplayan ailelerin sesi neden duyulmuyor? Bir ülkenin gücü, yalnızca büyüme rakamlarıyla ya da parlak nutuklarla ölçülmez. Açlık, hamasetle giderilmiyor. Boş tencere, siyasi propagandayla dolmuyor. Bir ülkede yönetenler büyümeden söz ederken yönetilenler ekmeği bölüşmek zorunda kalıyorsa, ortada övünülecek bir başarı değil, hesabı verilmesi gereken bir adaletsizlik vardır.
Halkın Sofrasından Eksilen, Kimin Cebine Gidiyor?
Bu ülkenin kaynakları, halkın emeğiyle yaratılıyor. Fabrikada çalışan işçinin, tarlada üreten çiftçinin, okulda ders anlatan öğretmenin, hastanede nöbet tutan sağlık emekçisinin alın teriyle dönüyor bu ülkenin çarkları. Buna rağmen hafızamızda fon tartışmaları, ayakkabı kutuları ve paranın sıfırlanması konuşmaları kaldı. Ekmeğini alırken hesabını yapmak zorunda bırakılan milyonların yaşadığı yoksullukla, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığına dair bu tartışmalar birbirinden kopuk değil. Halkın alın teriyle yaratılan kaynakların kimin yararına kullanıldığı sorusu, bugün de en temel sorulardan biri. Çünkü mesele yalnızca paranın azalması değil, yaratılan zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür. Halktan sürekli fedakârlık beklenirken kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin her tartışma, bu ülkede kimin kemer sıktığını, kimin hesap vermek zorunda olduğunu yeniden sorgulatıyor.
Yoksulluk bu ülkenin değişmez kaderi değil, siyasi ve ekonomik tercihlerin sonucudur. Emeğin değersizleştirildiği, ücretlerin hayat pahalılığı karşısında eridiği, gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleştiği bir düzende halkın sofrasından eksilen her lokma, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Bu nedenle ekmek zammını yalnızca piyasa koşullarıyla açıklamak, asıl sorumluluğu görünmez kılmaktır. Ekonomiyi yönetme yetkisini elinde tutanlar, ortaya çıkan yoksulluğun siyasi hesabını da vermek zorundadır.
Ekmeğin fiyatı yalnızca bir etikette yazan rakam değildir; kimin emeğinin değersizleştirildiğini, kimin sofrasının gözden çıkarıldığını gösterir. Her zamda biraz daha kısılan lokmalar, yoksulluğun istatistiklerden ibaret olmadığını hatırlatıyor: Yoksulluk, mutfakta eksilen yemek; çocukların beslenme çantasında küçülen öğün; ay sonunu getirmek için ertelenen ihtiyaçtır.
Bu yüzden kimse bize yoksulluğu sabırla karşılamayı, açlığı şükürle örtmeyi öğütlemesin. Halk sadaka değil, emeğinin karşılığını ve insanca yaşayabileceği bir düzeni istiyor. İnsanca yaşamak bir lütuf değil, haktır. Karnını doyurmak ayrıcalık, ekmek alabilmek şans, geleceğe umutla bakmak zenginlik göstergesi değildir. Bu ülkenin işçisi, emekçisi, emeklisi, kadını, genci; kendisine reva görülen yoksulluğu sessizce kabullenmek zorunda değildir.
Ekmeğini elinden alanlara karşı öfkemiz de sözümüz de yan yana büyüsün. Çünkü bizi yoksulluğa mahkûm edenlerin en çok istediği şey, bu yoksulluğu kaderimiz sanmamız ve birbirimizden ayrı düşmemizdir.
Soframızdan eksilttikleri her lokma, yarın karşılarına dikilen ortak sözümüz olsun. Yoksulluğu kanıksamamızı, başımızı eğmemizi, sesimizi kısmamızı bekleyenlere karşı, bu toprakların büyük şairi Ahmed Arif'in dizeleriyle bitirmek istiyorum. Çünkü onun şiirindeki isyan, yalnızca bir insanın değil; haksızlığa boyun eğmeyen, ekmeğine ve onuruna sahip çıkan bütün bir halkın sesidir. Bugün bize düşen de o sesi çoğaltmak, çaresizliğin karşısına dayanışmayı, korkunun karşısına mücadeleyi koymaktır.
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Ahmed Arif'in bu çağrısı, bugün de ekmeğine, emeğine ve geleceğine sahip çıkmak isteyen herkes için anlamını koruyor: Başını eğme, susma, haksızlığın üzerine yürü. Çünkü ekmek de bizim, emek de bizim, gelecek de bizim!