Genellikle her gazetenin ya da gazetecinin yazdığı haberle veya yorumla ilgili olumlu ya da olumsuz pek çok tepkiler gelir. Bu tür tepki almasını da aslında bir anlamda iyidir.

Genellikle her gazetenin ya da gazetecinin yazdığı haberle veya yorumla ilgili olumlu ya da olumsuz pek çok tepkiler gelir. Bu tür tepki almasını da aslında bir anlamda iyidir. Çünkü demek ki yaptığı iş amacına ulaşmıştır.
Zaten yazdığına kimse olumlu ya da olmuş tepki göstermiyorsa, kendiniz yazıp, kendiniz okuyorsunuz demektir.
Gazetemizde çıkan yazı ve yorumlarla ilgili değişik kesimlerden, değişik amaçlı yorumlar gelir.
Eskiden mektuplar gelirdi. Şöyle bir inceler bakardık. Adam çalıştığı kurumu şikâyet ediyor, orada çevrilen veya çevrildiği iddia edilen olayları yazıyor, çalıştığı kurumun memurunda şikâyet ediyor, amirinden şikâyetçi oluyor, ama ne hikmetse yazının altına ne adını, ne de imzasını atıyor.
Şimdi teknoloji devri olduğu için e-mailler geliyor. Yine isimsiz, uyduruk e-mail adresleri…
Bunları yazanlar, kaleme alanlar toplumun en uyanık, en akıllı, en zeki insanları gözükürler.
Bunları görevleri sırasında başkalarını çok iyi kullanırlar. Bukalemun gibidirler. Zamana ve ortama uymasını ve ona göre renk değiştirmesini gayet iyi bilirler.
Bunların siyasi düşünceleri ve görüşleri de yoktur. Bir yerlere gelmek için onu bunu karalamaktan, saman altında su yürütmekten de geri durmazlar.
Milliyetçi geçinirler, dini bütün gözükürler, aydın ve demokrat sanırlar kendilerini. Başkalarını hiçbir şey bilmez, kullanmaya müsait insanlar olarak görürler.
Gazetecilik meslek hayatımda, 40 yıllık gazetemiz “Kırşehir Çiğdem”de ne insanlar gördüm, tanıdım bilemezsiniz.
Kırşehir’de eli öpülesi o kadar güzel insan var ki. Ama Anadolu’nun saf, temiz, iyi niyetli insanları olarak köşelerine çekilmişler. Maalesef meydan da toplumun çok iyi tanıdığı ciğeri beş para etmez, sinsi, kalleş, yalaka, utanmaz, dedikoducu, haysiyetsiz, soytarı, ispiyoncu, liboş ve ne kadar kirli iş varsa ihalesi üzerinde kalacaklara bırakılıyor.
Mesleğimiz gereği bunları tanıdıkça, bunların gerçek yüzlerini gördükçe, gizledikleri gerçek niyetlerini öğrendikçe, hedefe ulaşmak için her türlü fırıldaklıklarının farkına vardıkça insanlığımızdan utanır hale geliyoruz.
Geçtiğimiz hafta Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun Kırşehir ziyaretini bir gazeteci olarak takip ettim. Orada protokolde oturan, ya da meydana gelen birkaç zübük gözüme takıldı. Her devrin adamı olan bu zübükler ne garip ki Kırşehir’de atını oynatıyor, dediğini yaptırıyor. Tabi adamlar bu işi iyi öğrenmişler. Herkes zübük olamaz ki!
Ama benim üzüldüğüm bu zübüklerin dününü, bugününü çok iyi bilen Kırşehir’in seçilmişleri ve atanmışları nedense hala bunlara değer veriyor. Onlara makam ve mevkii veriyor. Onları deyim yerinde ise adam yerine koyuyor. Sanki bu mübarekler bulunmaz hint kumaşı!
Kırşehir’de her toplantıda protokolün en önünde yer kapan ve yüzleri hiç kızarmayan bu zübükler, yemekli toplantıların da baş müdavimidirler. Çünkü onlar utanmazlar, yüzleri kızarmayan tam bir zübüktürler.
Eee ne yaparsın ki devir zübüklerin devri olmuş.
Oysa sesi çıkmayan, kendi kaderine razı olmuş, dürüst, ahlâklı insanlar derdine merhem olamıyor, yaşadıkları sorunları anlatamıyor. Çünkü bu insanlar zübüklüğü, soytarılığı, utanmazlığı, yüzsüzlüğü bilmiyorlar ki. Böyle olunca bunlar ezilmeye, büzülmeye, sindirilmeye mahkûm bırakılıyor.
Yazık tabi bu insanlara…
Böyle içine kapanıp, kendi kaderine razı olmuş, dürüstlüğü ile tanınan bir hemşehrimiz anlatıyor:
“Kızım KPSS’de 87 puan aldı. Mülakata çağrılan ilk 200 içinde. Ama burada da torpil dönüyormuş. Biz de torpil yok. Ben kimseye benim çocuğuma yardımcı ol diyemem. Zaten seçilen milletvekillerimizin yanına gitsem bize içeri almazlar. Ama başkalarına bakıyorum ki işleri tıkır tıkır oluyor. Onların çocuklara KPSS’de 60 alıyor, atanıyor, bizimkiler 87 alıyor atanamıyor. Onlar bu işi iyi biliyor. Kapıdan kovsalar pencereden giren bu tipler ne yazık ki el üstünde tutuluyor. Bizim işimiz Allah’a kaldı. Olursa çocuğum işe girer, giremezse bizim gibi sefalete devam eder.”
Evet, yazık böyle dürüst, kaderine razı olmayı kabul etmiş hemşehrilerimize…
15 Temmuz’da hain FETÖ’cülerin darbe girişiminden sonra Türkiye’de herkes, her siyasetçi, her akademisyen, her yorumcunun dillerine pelesenk ettikleri liyakat sistemini bekliyor millet.
Ama nerede?
Yine insanlar devletin bütün kurum ve kuruluşlarına bir şekilde torpille, bulduğu dayıyla yerleştiriliyorlar.
Hani liyakat sistemi olacaktı?
Hani herkes alnının teriyle, hak ettiği yere getirilecekti?
Hani her şey iyi olacaktı, ne oldu?
İşte 15 Temmuz’a hepimiz yaşadık gördük. “Benden, bizden, dini bütün” dediğimiz FETÖ cemaatinin devletin tüm kurumlarına nasıl girdiğini, devletin tüm kademelerini nasıl ele geçirdiğini, bu ülkeyi idare edenler de, bu millet te çok iyi gördü…
Devletin tüm kadrolarına alınanlarda liyakat ve hakkaniyet göz ardı edilmiş. Devleti ele geçirenler ne yazık devletimizin temeline dinamit döşemekten geri kalmamışlar.
Bunlar ne yapmışlar?
Bürokraside yıldırma ve yıpratma sürecini girmişler. Haksızlık ve hukuksuzlukla kendi adamlarını devletin tüm kademelerine yerleştirmişler. Bu hainler, istemedikleri dürüst memurları ya sürgün etmişler, ya görevlerinden uzaklaştırmışlar, ya istifaya zorlanmışlar, ya da uyduruk suçlarla kapının önüne, ya da cezaevine tıkılmışlar.
Kırşehir’de şunu herkes çok iyi biliyor. Özel kalem müdürlüğü, müşavirlik ve benzeri istisnai memuriyet kadrolarına sınavsız alınan personel daha sonra başka memur kadrolarına geçiriliyor. Boşalan istisnai kadrolara tekrar sınavsız elemanlar alınıyor ve bu süreç bu şekilde devam edip gidiyor.
Ülkemizi ve ilimizi yönetenler şunun farkına varmalı artık. Liyakat sistemine riayet edilmeli. Adama göre iş değil, işe göre adam mantığı öne çıkmalıdır.
Lütfen umutla bekleyen işsiz gençlerin hakkı yenmemeli, bu insanların gelecekte umudu karartılmamalı. Aldığı puana ve başarısına göre hak ettikleri işe girmeleri sağlanmalı.
Gelin Kırşehir’de boşta gezen binlerce genç işsizimizin hakkını gasp etmeyin, gasp edilmesine göz yummayın. Bunlar, girdiği merkezi sınavı kazanarak ataması yapılmayan, bir türlü sıra gelmeyen ve sıra gelmeden de kadroları başka yollarla doldurulan milyonlarca işsiz vatandaşlarımızdır. İşsiz insanlarımızın hakkını yemeyin. Bilesiniz ki, memur olabilmek için kadro açılmasını ve atanmak için sıra gelmesini umutla bekleyen gençlerimiz hakkını helal etmeyecektir.
Yazık değil mi 25-30 yaşına kadar okuyan, ülkesine ve milletine hizmet etmek için dirsek çürüten bu gençlere?
Hâlâ KPSS’de yüksek puan alıp atanmak için, ana babasının eline bakan, onların verdiği binlerce lira dershanelere giden gençlerimiz var. Elinizi vicdanınıza koyun ve bu gençlerin hakkını koruyun.
Evet, acı ama gerçek Türkiye’de sistem böyle gidiyor. Zübükler, yüzsüzlükleri sayesinde bir şekilde istediğini alıyor
Ya diğerleri ne olacak?
Dedim ya bal tutan parmağını yalıyor!
Bizim gariban parmağında bal olmadığı için gevinmeye, yavan parmağını yemeye, emmeye devam edecek ne yazık ki… Tabi parmağı kalırsa!...
***

Biraz da gülelim!

Kim sağır?

Temel evde Fadime'nin az duymasından şikayetçiymiş ertesi gün doktora kendisi gitmiş ve doktora:
-Doktor bey Fadime beni duymuyor demiş.
Doktor:
-Eve gidince Fadime'ye en uzaktan başla bir şey sor, duymazsa üç adım at yine sor. Duyuncaya kadar devam et bakalım ne kadar az duyuyor.
Temel eve girince ilk adımda Fadime’yi mutfakta görmüş ve başlamış salondan:
-Fadime kariciğum baa ne pişiriysun?
Yanıt yok!
Üç adım atar..
Yanıt yok!
Tekrar üç adım atar..
En sonunda yanına kadar gelir halen duymaz.
Bu sefer kulağına seslenir:
-Fadime kariciğum baa ne pişiriysun?
Fadime kızgın bağırarak:
-Kapıyı açtığından beridir hamsili pilav diyrum saa! saa ne oliy. Sağirmisun?

***

Sevdiğim bir söz

“Başarı, hareket halinde olmakla bağlantılıdır. Başarılı insanlar hareket halinde olmaya devam ediyorlar. Hatalar yapıyorlar, ama vazgeçmiyorlar.”
Conrad Hilton