Güzel haberler almayı, güvenmeyi, her şey hakkında endişelenmeden yaşamayı özledik.

Gezmek, eğlenmek, yeni şeyler denemek; hak ettiklerimizi almak, kutlamak ve heyecan duymak istiyoruz.

Kısacası, sevinmeye ihtiyacımız var.

Kelimelerimiz vardı ama zamanla içimizde çürüdüler. Söyleyemediklerimiz büyüdü, sustuklarımız yük oldu.

Bunlar, herkesin karşı olduğunu söylediği ama hayatının bir köşesinde yaşatıp zulada tuttuğu kelimeler...

Acı ama gerçek; insanlık, yüzyıllardır birbirini “biz” ve “onlar” diye ayırmaktan vazgeçmedi. İnsan ruhunu yoran ve vicdanı rahatsız eden kelimeler.

Küçük şeylere “Önemli değil.” dedik, yuttuk. “Sonra konuşuruz.” dediklerimiz ise içimizde yeni yaralar açtı.

Bir gün geldi, hiçbir şey olmamış gibi davranamayacak kadar dolduk.

Çünkü bizi bitiren tartışmalar değil, konuşamadıklarımızdı.

Bazılarımız şiirlere sığındı, bazılarımız şarkılara, kitaplara.

Ama birbirimize tutunamadık.

İnsanlar düşünmeden taraf oluyor.

Ve en acısı, herkes haklı olduğunu sanıyor. Oysa mezarlıklar, “Ben haklıyım” diyen insanlarla dolu.

Sebep sadece yüzsüzler ya da iki yüzlüler değildi; güvenimizi boşa çıkaranlar, iyiliğimizi suistimal edenlerdi.

Yaş aldıkça insan bazı şeyleri daha iyi anlıyor. Bazen haykırmak, bazen isyan etmek geliyor içinden ama yapamıyorsun. Bu güçsüzlükten değil; hâlâ insan kalabilme çabasından.

Ve zamanla şunu öğreniyorsun:

Dünya adil olduğu için değil, dönmeye devam ettiği için yaşanıyor.

Herkes birbirini kendi rengine boyamaya çalışıyor.

Bazı eksiklikler, bazı kırgınlıklar hep aynı yerde kalıyor.

Bazı yokluklar içimizde hep aynı yerde duruyor.

Taze bir sabah gibi...

Kendime bakıyorum; ne çok incinmişim. Ama yine de yüzümü yeni manzaralara çevirmeye çalışıyorum.

Çünkü yaşam, her şeye rağmen devam ediyor.

Bazı izler kalıyor.

Nankörlerle, iki yüzlülerle, insan yine de aynı gökyüzüne bakma nefretini susturup, yeniden umut etmeyi öğreniyor.

Çünkü sen iyi bir insansın...

Ama kabul etmek gerekir ki hayat, iyi insanlar için her zaman kolay bir yer değil.

Ortaya çıkan tablo, yalnızca bireysel hikâyelerden oluşmuyor; aynı zamanda büyük bir çoğunluğun hikâyesine dönüşüyor.

Yine de sevinmeye, güzel haberlere, heyecana ve umuda ihtiyacımız var.

Çünkü sevinmeyi özledik.