Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş krizlerin ve dönüşümlerin çağı oldu. İklim değişikliği, bölgesel savaşlar, ekonomik adaletsizlikler, yapay zekânın yükselişi ve küresel salgınlar...

Tüm bu sorunlar, kolektif bir liderliği ve insan merkezli bir vizyonu gerektiriyor.

Ne var ki, gözümüzü çevirdiğimizde karşımıza çıkan "liderler", çoğu zaman kısa vadeli çıkarlar uğruna insanlığın ortak aklını hiçe sayan kararlarla gündeme geliyor.

Güya dünyanın en güçlü koltuklarında oturan bu isimler, dünyayı bir yerlere götürüyor ama nereye?

Günümüz liderlerinin çoğu, gerçek anlamda liderlikten çok bir tür "iktidar koruma mekanizması" içinde hareket ediyor. Seçim kazanmak, popülist söylemlerle halkın gazını almak, vs...

Oysa gerçek liderlik, zor zamanlarda hakikati savunmayı, etik değerlere bağlı kalmayı ve halkın değil tarihin vicdanında hesap verebilir olmayı gerektirir. Dünya, küresel ölçekte koordinasyon gerektiren sorunlarla boğuşurken, liderlerin çoğu ulusal sınırların arkasına saklanıyor. Sığınmacı krizlerinde empati yerine duvarlar, iklim krizinde bilim yerine lobiler, savaşlarda diplomasi yerine silahlar tercih ediliyor.

Böyle bir ortamda, "liderlik" kavramı giderek anlamını yitiriyor.

Bugünün dünyasında, liderlik artık tek bir kişinin vizyonuyla değil, kolektif akılla, şeffaflıkla ve insan haklarına dayalı bir etik zeminle şekillenmektedir.

Bu dünya, çocuklarımızın da evi. Bugünün kararları, yarının kaderini belirleyecek. Dünya liderlerinin kibriyle değil, insanlığın vicdanıyla şekillenecek bir geleceğe ihtiyaç var.