Kırşehir’deki sevgili arkadaşlarım. .
Kırşehir’deki sevgili arkadaşlarım.... Can dostlarım.... Yüce Allah'ın yarattığı, yaratıkların en şereflisi güzel insanlar.... Yiğit hemşehrilerim...."Allah'ım ! Yolculuğun yorgunluk ve sıkıntılarından, yoldan kötü bir şekilde dönmekten, iyi hallerden kötü hallere düşmekten, mazlumun bedduasından, mala ve aileye gelecek kötülüklerden sana sığınırım."
Yaşımız mı ilerledi ? Hava mı çok soğuk bilemedim. 3 gündür hem hasta hem de halsizim. Bunun için sizlerle hoş muhabbet edememenin sıkıntısını yaşıyorum.
"Yaşlılık ;ne saçın ağarması, ne de belin bükülmesidir. Gayesi biten ve ümidi sönen herkes yaşlıdır."
Maalesef demeyeceğim. Yaşlandık işte. Kendimizi her ne kadar bırakmasak da geldi kapımıza dayandı. Her ne kadar gençliğin kıymetini bilmeye çalıştıysak da,ona da zaman bulamadık.
"Hayat hiç bir zaman acıyı ve tatlıyı unutturmaz. Sadece yaşadıklarına alışırsın."
Öyle böyle yaşıyoruz işte.Allah bu sağlığımızı bari elimizden almasın.
"Sadece sevgi dolu bir bakış bir insanın hayatını değiştirebilir."
Hastalığın tek çaresi iğne ilaç kadar sevgidir. İlgidir. Aman kimse hastalanmasın. Hele şu kış mevsimin de.
Dostlarım!
Her şeyin farkında olup da hala ümit ediyor olmak ne güzel?
Yaşlılığın da yoksulluğun da hastalığında hepsini gördük zaman zaman yaşadık. Allah hiç birinize yazdığım şeyleri göstermesin. Mutlu olun mutlu yaşayın.
Yüreğimin selamı var tüm yüreklere.
Evet, Kırşehir’de yaşanmış bir hikayeyle yine karşınızdayım.
Daltaban Ali kadere çok küskündü. Ektilikte ün salmış, Hüseyin Onbaşının zemheri zürafası gibi kızı ile evlendirdiler. Hüseyin Onbaşı bayır turpu gibi kırmızı bir herifti. Ensesi pek kalın, gözlerinin üzeri etli, çokta karınlı idi. Kız daha henüz gelin gelmişti ki, şirretleşerek Ali'nin bütün yakınlarını evden uzaklaştırdı. Artık atını rahat oynatıyordu. Ali sabahları eline bir bel alır, işçi pazarında bekleyerek nasibini arardı. Nedendir bilinmez, Hüseyin Onbaşı o kadar varlıklı olmasına rağmen, gelirinden hiçbir şey koklatmazdı.
Ali'nin birkaç yıl içerisinde istediklerinden fazla çocukları oldu. İhtiyaçlarına zor yetişiyorlardı. Babası daha önceden iki odalı bir yer ayırmış, evde un uçup kepek kaçıyordu. Canlı malları olmadığı gibi sürecek tarlası bile yoktu. Ticaret işinden de anlamazdı. Anlasa dahi sermaye gerekiyordu. Ali yıllarca çalıştı. Getirdiği kazancı evdekilerin yiyeceklerine karşılık vermiyordu. Evde her gün itişip, kakışmalar… Ağız dalaşları gırla gidiyordu. Odanın birisinde Daltaban Ali ile eşi, birisinde de erkekli kızlı çocukları yatıyordu. Çocuklar iyice kabarmışlardı.
Hüseyin Onbaşının kızı Daltaban Ali'nin halinden ne anlar... Her gün yeter ki eve bir şeyler getirilsin. Ne ile getirilirdi? Ali'nin dudağı yarılmış, yalaması dizine inmişti.
O gün çok çalışmış, çalıştığı yerde yevmiyesini vermemişlerdi. İçini çekti. Evine istediğini alamamıştı. Kadın kendi kendine söyleniyor çocuklar yüzüne bile bakmıyor-du. Dışarıdaki kiler damına gitti. Kıldan dokunmuş hararı yokladı. İçerisinde hiç un kalmamıştı. Komşularına giderek iki kile arpa istedi. Arpayı öğütecek, çocukları ile birlikte yiyecekti. Arpa kepekli idi. Ancak ekmeğini yediğin zaman insanın dizlerinde hiç derman olmazdı.
Adam arpa vermek için söz vermişti. Aradan birkaç gün geçti. Çuvalı eline alan Daltaban komşularının kapısını çaldı. Kapı kuyruğuna basılmış köpek sesi gibi ses çıkararak açıldı. İçeriden zebella gibi zurnapa Osman çıktı. Kaş göz oynatıyordu. Halbuki birkaç gün önce arpa vermeye söz vermişti. Zurnapa bıyık büktü. Kibirlendi. Kabardı. Daltabanın üzerine doğru yürüdü. Ağız tamburası yaparak, “Ne istiyon lan ayağı yalın” diyerek Ali'yi aşağısıdı. Ali boyun kesti. Yutkunarak, “Osman ağam! Hani, arpa sözü vermiştin ya. Onu almaya geldim” dedi. Zurnapa öyle gülüyordu ki, salata çanağına dönmüş kocaman ağzından köpükler saçılıyordu.
“Ulan ayağı yalın. Sözü kim kaybetmiş de, ben söyleyeyim” diyerek, verdiği arpa sözünü külliyen inkar etti. Sürekli omuz oynatıyordu. Daltaban ağlayarak eve geldi. Halinden anlamayan yelloz bir kadın. Dil ebesi kızlar… Dostunu düşmanını bilmeyen birkaç sapı silik oğlan. Ne anlarlardı Ali'nin halinden... Daltaban yağarnına bir arkalık taktı. Semerin hiç yumuşak yeri kalmamıştı. Ağaç akşamları kürek kemiklerini yara ediyor, akşamları o kısımları tuzlu su ile pansuman ettiriyordu.
Elleri arkasında volta vurmaya başladı. Düzensiz düşüncelere daldı. O kadar çocuğun içerisinde çakır gözlü, esmer, kıvırcık saçlı oğlunun gözlerine baktı. Yemin etti. Ömür boyu hamallık yapıp bu oğlunu okutacak, yokluğu ve cahilliği kapısından defedecekti. Çok sevdiği ve güvendiği oğlunu okullar açılıncaya kadar varlıklı bir aileye çoban çelteği verdi. Çocuk henüz yattığı kalktığı yeri zor biliyordu. Çoban koyunların alt kısımlarındaki yünleri yolarak satmış, epeyce gelir elde etmişti. Diğer çobanlarla birleşerek sütlü koyunları sağıyorlar, bir kısmını dağda pişirerek yiyorlar, bir kısmını da satıyorlardı. Çobanın boynu ve yanakları iyice kızarmıştı. Dağda aldığı temiz hava, yediği hayvansal ürünler iyice kudurtmuştu.
Çocuk ekinlere zarar verecek koyunları geri çevirmede zorlanıyordu. Ayağındaki ayakkabı dil atıyor, kırıldığı için ayağına çakırdikenleri batıyordu. Taban kısımları şişmiş ve iltihap bağlamıştı. Yürümekte zorlanıyordu. Zapt edemediği koyunlar bir anda ekili araziye daldılar. Ekinleri hem yiyorlar, hem de tepeliyorlardı. Çoban bir sayın üzerine oturmuş, elinde dilli düdükle ağ gelin türküsü çağırıyordu. Kır bekçisi Deli Hasan'ın gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Atını ılgara sürdü. Ekinlere dalmış olan koyun sürüsünü ürküterek tarladan çıkmalarını sağladı. Üzengiye basarak attan indi. Zavallı çelteğe doğru yaklaştı. Hesapsız büyümüş kocaman ayağı ile çelteğin boş böğrüne öyle bir tekme indirdi ki! O küçücük yavru bükünerek yere yığıldı. Bekçi daha öfkesini alamamıştı. Kafasına kafasına tekmeleri indiriyordu. Adeta bulgur sokusu dövüyor gibi vuruyordu.
Çoban, ya Allah diyerek tabanları yağlamış çoktan karşı yamacı tutmuştu. Diğer çobanlar birleşerek çelteklik yapan çocuğu bilindiği yerden kaldırdılar. Bir haba ile sararak babasının evine gönderdiler. Çocuk habanın içerisinde inim inim inliyordu. Sürekli böbreğinin bulunduğu yeri tutuyordu. Kardeşlerinden birisi böbreğine yediği tekmeden dolayı idrarından kan geldiğini söylüyordu. Doktora götürecek paraları yoktu. Güveren yerlerine yaş deri çektiler. Böbreğinin sakat kalıp kalmadığını bilende yoktu. Zamanla iyi olur diye düşünen babası, okulların açılması ile birlikte çocuğu okula yazdırdı. Çocuğa elbise ve kırtasiye gerekiyordu. Gittiği yer tek sınıflı, bütün sınıfların bir arada okuduğu bir okul değildi. Babası, kavafa götürerek ucuzundan altı kabaralı bir kundura, pazaryerinde satılan, dökmecilerden de bir takım elbise aldı. Çağla yeşili elbise bakanların gözlerini alıyordu. Pantolonun paçası üç parçalı, aynı zamanda uçkurlu idi. Döndürülerek iki taraflı giyiliyordu. İhtiyaçlarının zamanında giderilmemesi sebebiyle okula geç başlamıştı.
Okul birçok sınıftan ibaretti. Önce afalladı. Gidebileceği sınıfı bir türlü bulamıyordu. Tekrar kendisini gönderen kişinin yanına vardı. Sınıfını sordu. Adam haline acıyarak sınıfa götürdü.
Sınıfa girdi. Bön bön etrafına bakıyordu. Kıvırcık saçları iyice uzamış, hiç tarak görmemişti. Pantolonu uzun geldiği için bir kat yukarı çemremişti. Sınıftaki öğretmen ve öğrenciler çocuğu yukarıdan aşağı süzdüler. Çocuklar fıkırdaşarak gülüşüyorlardı. Böyle bir elbise, ayakkabı hiç görmemişlerdi. Öğretmenin sert tavrı ile gülen öğrenciler sustular. Çocuk utancından boyun kesti. Başını ellerinin arasına alarak düşünmeye başladı. Acaba ne eksiği vardı da gülüşüyorlardı?
Çayır züppesine benzer iki çocuk, sürekli birbirlerini dirsekleyerek, gizlice kaş göz işareti yapıyorlardı. Çocuk boyun kesti. Mahcubiyetinden kafasını hiç kaldıramıyordu. Ayaklarını bacaklarının altına bükerek kunduralı ayakkabısını saklıyor, paçalı pantolonu ile uzun ceketini dikkatlerinden kaçırmaya çalışıyordu.
Babası ev kiralayamadığından varlıklı bir ailenin yanına bırakmıştı. Ailenin şımarık çocukları ekmek yapılan tandır damına göndererek, ışığı az beş numara bir gaz lambası verdiler. İçerisine gazyağı bile az konmuştu. Çocuk gece yarılarına kadar çalışıyor, geç kaldığı derslerini telafi yoluna bakıyordu. Karne dönemi geldiğinde dönem birincisi olarak iftihar listesine geçti. Fıkırdaşarak gülen çocuklar kıskanıyorlardı.
Lambasına konan gazı kesmeye başladılar. Evlerinde kaldığı çocuklar spor okullarına ve dövüş salonlarına gidiyorlardı. Çeşitli çakalların yanında dem vurduklarından kafa dövüşünü de öğrenmişlerdi.
Evlerinde kaldığı çocuklardan bir tanesi merhametli bir kızdı. Ara sıra ekmek küleğinden yufka ekmekler araklıyor, eline geçen yiyeceklerden oğlana veriyordu. Oğlan kızın maksadını bir türlü çözememişti. Acaba çok mu merhametli idi? Kardeşlerinden bir tanesi takibe aldı. Yine ekmek verirken yakaladı. Fikir yormaya başladı. Acaba kardeşi şu ayağı yalın oğlana mı kesikti? Taaccüp etti. Kardeşlerini yanına alarak kiler damında kızın iyice cıllığını çıkardılar. Tilki tövbesi verdirdiler. Hani dövüş sporlarını iyi öğrenmişlerdi ya! Oğlanın peşine düştüler. Hiçbir şeyden haberi olmayan oğlan izbe bir yerde ders çalışıyordu.
Birden başına çullandılar. Aparkat, siving, kroşe, direkt ne gelirse vuruyorlardı. Tekmeler havada uçuşuyordu. İyi beslenen gençler beğenilen bir mariz attılar. Pataklayan çocuklar çoktan toz olmuşlardı. Oğlan, yılanlar gibi yürüyordu. Gençler evlerine dahi haber vermemişlerdi. Çocuk o hali ile okula gitti. Okuma hevesi olmayan, sadece babasının verdiği paraları gayrimünasip yollarda harcayan gençler yine fıkırdaşarak gülüşmeye başladılar.
Öğretmen de çocukların ödevlerini kontrol ediyordu. Hiç ders çalışmayan öğrenciler beklemedikleri bir azar işittiler. Azar tesir etmiyordu. Aralarından bir tanesi iyice sınıfında yıllanmıştı. Kocaman bilekleri vardı. Öğretmenin beklemediği anda beline girerek havaya kaldırdı. Omzunda gezdirmeye başladı. Yere vuracak münasip bir yer arıyordu. Öğrenciler yine gülüşüyor, bazıları da suç işleyen öğrenciyi teşvik ediyordu. İki sıra arasındaki boşluğa öğretmeni atıverdi. Herkes gözleri sünmüş bir şekilde öğretmenin müşkül durumunu seyrediyordu.
Gürültüye idarecilerden bir tanesi geldi. Birbirlerinin ağızlarına tüküren öğrenciler hep bir ağızdan; “Suçlu bu öğretmenim!” diyerek kıvırcık saçlı öğrenciyi gösterdiler. Çocuk idarenin verdiği münasip bir ceza ile cezalandırılmıştı. Günlerce gözyaşı döktü. Suçsuzdu. Ama göz belertiyorlardı. Seçilerek, aralarından okuyarak çıktı. Daha yüksek okullara gitti. Herkesin arayıp da bulamayacağı bir mesleğe sahip oldu. İşinden dolayı paralar su gibi akıyordu. Evinde kaldığı zırtapoz gençler omuzlarında birer arkalıkla sebze hallerinde hamallık yapıyorlardı. Kendisine zamanında ekmek yardımı yapan kız, tüm ısrarlara rağmen evlenmemişti. Oğlan ne de olsa ekmeklerini yemişti. Bir gün evlerinde kaldığı adamı ziyarete gitti. Ne güzel de hediyeler almıştı. Bir an içinden ılık ılık bir şeyler akmaya başladı. Bu fettan kız da kimdi? Kız yolunu beklemiş. Olayı sadece annesine anlatmıştı. Mesleğini eline alan oğlan babasının evine giderek onları da memnun etti. Annesi dualar ediyordu.
Bir gün, yalnızlıktan usandığının farkına vardı. Annesine açıldı. Kendisine gönül veren kızın alınmasını istedi. Çokta tasarruf yapmıştı. Dillere destan olacak bir düğünle kendisini seven kızı aldı. Sürekli çalışıyor, sadece sıkıntılı geçirdiği günleri düşünüyordu. Şimdi durumu iyi olmuştu. Ama bir şeyler düzgün gitmiyordu. İçerisinde bir sızı, karnında bir sancı vardı. İnceden inceye böğrü ağrıyordu. “Soğuk aldım” diyerek geçiştirdi. Ancak ağrıları artıyordu. Bir gün doktora gittiğinde acı gerçeği öğrendi. Böbrekleri iflas etmişti. Ancak nakil kurtarabilirdi. Acaba Deli Hasan'ın savurduğu tekmeden mi, yoksa çul minderlerin üzerinde soğuktan mı aldı kimse bilemedi. O şimdi tahtalıköye gitmiş kalıbı dinlendiriyordu. Fettan kız bağrına taş bastı. O da kaderine yanıyordu.