Yüzümüzün en kıymetli ve en mânâlı uzvu gözlerdir. Dünyayı onlarla görüyoruz. Güzeli, çirkini, yakını, uzağı, renkler arasındaki farkları bize onlar gösteriyor. Onlar olmayınca dünya bize zından oluyor.

Gözlerin bir vazifesi de fikrimize ve gönlümüze tercüman olmaktır. Düşüncelerimizi vakıa sözle ifade ederiz, hâlbuki gözler de ekseriya aynı işi görür. Yani onlar da konuşmasını bilir, onların da dili vardır. Çok kere lâkırdının ifadeden aciz olduğu şeyleri gözler bir bakışla anlatırlar.

Gözler sevgiyi, nevazişi, teessürü, merhameti olduğu gibi, kini, gazabı, infiali, dargınlığı büyük bir kudretle karşısındakine söyler. Yüzümüzde en çok münakaşalara zemin olan gözlerdir. Bir güzeli methederken gözlerinden başlarız. Zemederken de, ne olduğu gözlerinden belli! deriz. Biz Türkler, göz güzelliğine vücut güzelliğinden daha çok kıymet veririz. Dilimizde darb-ı meseldir: Kaş göz, alt tarafı söz! derler. Şairlerimiz gözler için az mı dil dökmüşlerdir? Her gün işittiğimiz şarkıların mühim bir kısmı gözleri terennüm eder.

Victor Hugo gözler için “Yürekten geçen şeyleri gösteren penceredir.” diyor. Fakat çok kimselerin bu pencereleri buzlu camlıdır, içi görünmez.

Bakışların kıymeti veya kudreti insanın o andaki haleti ruhiyesine bağlıdır. Heyecanını dinleyicilerine tesir ettirmek için konferanscıların en kuvvetli silahı sözlerdir, derler. Hâlbuki bakışlar sözlerden bir değil bin kat tesirlidir sanırım. Yine onun için demezler mi ki, sükût çok kere sözden daha beliğdir. Dudaklar susunca gözler konuşur.

Bizi kızdıran, utandıran veya korkutan bir vaka karşısında göz kapaklarımız süratle iner kalkar. Sevgili bir dostu görünce veya gönül açıcı bir havadis duyunca gözlerimiz parlar. Elem verici bir haberle gözlerimiz bulanır.

Yavru dünyaya gözlerini açtığı zaman, görmeyi değil bakmayı bile bilmez. Yalnız, bir zindandan aydınlığa çıkan bu insan yavrusu, durmamasıya gözlerini kırpıştırır. Hayatın daha ilk ayında daima ışık gelen tarafa çevirir. Perde açılınca aydınlık onun gözlerini mıknatıs gibi çeker. Biraz büyüyünce odanın içinde gece bir ışık gezdirilse yavru onu bakışları ile takip eder.

Şurası muhakkaktır ki cahil bir insanın bakışları ile münevver bir kimsenin bakışları arasında dağlar kadar fark vardır.

Hislerimize, düşüncelerimize tercüman olan, iyiyi, fenayı, doğruyu, eğriyi, güzeli, çirkini, hulâsa etrafımızda bütün olup bitenleri gösteren bu kıymetli uzuv ne yazık ki kendisini göremez. Bunu büyük vatan şairi Namık Kemal ne güzel söylüyor.

“Kimse tâ’yin edemez âlemde

Kendi mâhiyetini re’yi ile

Münferid vâsıta-i-rü’yet iken

Göremez kendisini dide bile”

(Kimse âlemde kendi konumunu kendi görüşü ile algılayamaz / Tek görme organımız göz bile kendisini göremez.)

[Selim Sırrı Tarcan Tarafından kaleme alınan bu makale 9 Mart 1941 tarihinde Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.]

*

Saklı Kalan Şiirler köşemizde bu hafta daha önce de şiirlerini yayınladığım Şinasi Özden’e ait bir şiir var. Yıl: 1944

GECE İÇİNDE BEKLENEN

Bu gece, her şeyimi şeytana satıp bir an

Yıldızların altında bir kadın özlüyorum;

Şiirimden anlıyan, derdime ortak olan

Belki hiç gelmeyecek bir kadın gözlüyorum.

Kimsesiz insanların derdiyle dolup taşan

Kalbimden geçenleri bana okuyan kadın

Büyük şeylere değil, küçük şeylere hayran

Eli avuçlarımda, sesi kalbime yakın.

Bu şehirden çok öte, ıssız bir kır yolunda

Yıldızların, sükûnun musikisiyle yorgun

Beni bir masal gibi sürüklesin kolunda

Duymadığım şeylerden bahsetsin uzun uzun.

Neyim olursa olsun, sevgilim veya karım

Ruhumu yelken gibi, doldursun uçursun da

En güzel ilhamımdan doğacak çocuklarım

Başıma toplansınlar bir sabah uykusunda

Bu gece her şeyimi şeytana satıp bir an

Yıldızların altında bir kadın özlüyorum

Şiirimden anlıyan, derdime ortak olan

Belki hiç helmeyecek bir kadın gözlüyorum.