Bayram sabahı…
Gün daha yeni ağarmış. Bayramlıklar hazırlanmış, mutfakta böreklerin kokusu… Sen erkenden kalkmışsın; alışverişini günler öncesinden yapmış, dolabı doldurmuşsun. Bayram namazından dönüyorsun. Elinde çay, gözün yolda… Torunları bekliyorsun.
Derken kapı çalıyor. Ev bir anda dolup taşıyor. Bayramlaşmalar, sarılmalar, kahkahalar… Küçük torun usulca yanına sokuluyor, gözleri ışıl ışıl. Sen de gülümseyerek uzatıyorsun harçlığını. Her birine tek tek…
Onlar sana bakıyor, hayranlıkla:
“Ben de büyüyünce emekli olacağım, dedem gibi… İstediğim saatte uyanacağım, parkta gezeceğim.”
Gülümsüyorsun.
“Eee,” diyorsun, “bu rahatlık için biz de yıllarca çalıştık.”
İşte tam da burada duralım.
Çünkü bugün bu anlatı, çoğu insan için sadece bir hayalden ibaret.
Emeklilik artık bir dinlenme hakkı değil; neredeyse başlı başına bir hayatta kalma mücadelesi. Yıllarca çalışarak biriktirilen değerler, emekliye insanca bir yaşam olarak geri dönmüyor. Aksine, düşük maaşlar ve yüksek enflasyon arasında sıkışan milyonlar, her geçen gün biraz daha yoksullaşıyor.
Yapılan zamlar daha cebe girmeden eriyor. Bugün maaşa yapılan artış, birkaç ay içinde markette, pazarda yok oluyor. Örneğin yıl başında yapılan bir zamla maaşı birkaç bin lira artan bir emekli, iki ay sonra aynı parayla yarım kilo daha az peynir, bir kilo daha az sebze alabiliyor.
Rakamlar yükseliyor gibi gösteriliyor ama hayatın gerçeği başka. Maaş kalemleri yeniden düzenleniyor, oranlar değiştirilerek tablo daha iyiymiş gibi sunuluyor, açıklanan verilerle yaşanan yoksullaşmanın üzeri örtülüyor. Oysa emeklinin cebine girenle yaşadığı hayat arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor.
Enflasyon herkesi etkiliyor ama en ağır yükü emekliler taşıyor. Yaşlılık, iş göremezlik ya da malullük nedeniyle çalışma hayatından çekilmesi gereken insanlar; simit satarak, pazarda tezgâh açarak, apartman görevliliği yaparak yeniden çalışmak zorunda kalıyor ve ucuz iş gücü hâline getiriliyor.
Bu düzen emeklileri yük olarak görüyor. Oysa emeklilerimiz ne yüktür ne de bir kambur.
Emeklilerin bütçeye yük olduğu yönündeki söylemlerle ilgili, ekonomist Nazır Kapusuz’un araştırmasına bir göz atalım:
“Emekliler ekonomiyi zorluyor” iddiası sıkça tekrarlanıyor. Oysa emekli maaşı bir yardım değil, yıllarca ödenmiş primlerin karşılığıdır. Buna rağmen emekliler bilinçli şekilde yük gibi gösteriliyor.
Bu konuda üç temel gerçeği hatırlamak gerekiyor:
1.
Emekliler maaşlarını bugünün çalışanlarının sırtından almaz. Çünkü onlar, çalıştıkları yıllar boyunca zaten kendi emekliliklerini finanse etmişlerdir
2.
Toplanan primler doğru ve değer kaybetmeyecek şekilde değerlendirilmiş olsaydı, bugün emeklilerin çok daha yüksek maaş alması mümkündü. Sorun sistemin kendisi değil, nasıl kullanıldığıdır.
3.
Kaldı ki resmi veriler incelendiğinde bile, toplanan gelirlerin büyük kısmının yine emeklilere maaş, ikramiye ve sağlık gideri olarak döndüğü görülüyor. Yani iddia edildiği gibi ortada sürdürülemez bir açık yok.
EYT sonrası “sistem çöktü” söylemi de gerçeği yansıtmıyor. Aksine, sosyal güvenliğe yapılan transferlerin bütçedeki payı yıllar içinde düşmüş durumda.
Peki o zaman bu “açık” nereden çıkıyor?
Aslında önemli bir kısmı emeklilerden değil, sermayeye verilen teşviklerden kaynaklanıyor. SGK üzerinden aktarılan büyük paralar, emeklilere değil patronlara gidiyor. Kırşehir’in topraklarını yağmalamak için sıraya giren Sabancı, Koç, Cengiz gibi büyük holdinglerin bu teşviklerden yararlandığı biliniyor. Üstelik bu destekler sosyal güvenlik harcaması gibi gösterilerek tablo daha da çarpıtılıyor.
Benzer şekilde, Genel Sağlık Sigortası kapsamında yapılan harcamalar da emeklilerle doğrudan ilgili değil. Buna rağmen aynı kalemde gösterilerek sanki yük emeklilermiş gibi bir algı yaratılıyor.
Sonuçta ortaya çıkan açık, emeklilerden değil; kaynakların nasıl kullanıldığından kaynaklanıyor. Buna rağmen sorumluluk emeklilere yükleniyor, onların haklı talepleri ise geri planda kalıyor. Sermaye büyürken, emeklinin payı küçülüyor.
Bir de şu meşhur söz var: “Avrupa bizi kıskanıyor.”
Gerçekten öyle mi?
Arama motoruna “emekli” yazın ve çıkan görsellere bakın. Ardından aynı aramayı İngilizce “retired” kelimesiyle yapın. Karşınıza çıkan iki tablo arasındaki fark yalnızca ekonomik değil; bambaşka iki yaşam anlayışını gösteriyor.
Bir tarafta emekliliğini seyahat ederek, hobileriyle ilgilenerek geçiren, torunlarına sadece harçlık değil, zaman ve imkân da sunabilen insanlar…
Diğer tarafta ise hayatta kalabilmek için yeniden çalışmak zorunda bırakılan emekliler.
Şimdi sormak gerekir: Tatil yapan bir emekli, geçinebilmek için çalışmak zorunda kalan bir emekliyi ne kadar kıskanabilir?
Bayramda tüm torunlarına harçlık verememek…
“Hanımla emekli olduk, geziyoruz” diyememek…
Oysa bunlar bir zamanlar en doğal hayaldi. Yıllarca bunun için çalışılmadı mı? Emekliliğe kaç gün kaldığını sayarken, o rahat günlerin hayali kurulmadı mı?
Peki şimdi neden hâlâ çalışıyorsun?
Çünkü yaşamak zorundasın. Ama sadece yaşamak için değil; onurlu, namuslu bir yaşam sürdürebilmek için çalışmak zorunda bırakıldın.
Ve tam burada başlığa dönelim:
Emekliye müjde!
Gerçek müjde, birkaç aylık rahatlama sağlayan geçici artışlar değildir. Gerçek müjde; emeklinin yeniden insanca yaşayabildiği bir düzenin kurulmasıdır.
Gerçek müjde; maaşların enflasyon karşısında erimediği, barınmanın bir sorun olmaktan çıktığı, sağlık hizmetlerinin erişilebilir olduğu bir sistemdir.
Gerçek müjde; emeklinin yeniden çalışmak zorunda kalmadığı, torununa harçlık verirken cebini düşünmediği bir hayatın mümkün olmasıdır.
Ve en önemlisi:
Gerçek müjde, bunun bir hayal değil, değiştirilebilir bir gerçeklik olmasıdır.
Ama bu kendiliğinden olmayacak.
Kimse size hakkınızı altın tepside sunmayacak. “Şükret”, “sabret” diyenler kendi ceplerini doldururken, sizden yoksulluğa razı olmanızı bekliyor. Onlar büyürken siz küçülüyorsunuz. Onlar zenginleşirken siz hayatta kalmaya çalışıyorsunuz.
Artık şu soruyu sorma zamanı:
Neden?
Çünkü sizden sessiz kalmanız istendi.
Çünkü “elimden ne gelir” demeniz beklendi.
Oysa çok şey gelir.
Haklarınız var. Ve o haklar, ancak talep edildiğinde, ancak mücadele edildiğinde anlam kazanır. Emekli derneklerinde, sendikalarda, dayanışma alanlarında bir araya gelmeden bu düzen değişmez. Yalnız bırakılmış bireyler değil, birleşmiş bir toplum değiştirir bu tabloyu.
Unutmayın: Yaşamak yalnızca nefes almak değildir.
İnsanca yaşamak; barınabilmek, beslenebilmek, torununa harçlık verebilmek, bir gün “yoruldum” deyip gerçekten dinlenebilmektir.
Bugün sizden istenen şey hayatta kalmanız. Sizin hak ettiğiniz ise yaşamaktır.
Ve o yaşam, mücadele edilmeden gelmeyecek!
Emekliye Müjde!
Damla Yeşilli
Yorumlar (1)