Evin içinde sekiyor, koşuyor, oynuyor; annesine, babasına, abisine, kardeşine gülücükler saçıyordu Cansu. Tıpkı adı gibi su gibiydi… Beyaz tombul yanakları, dalgalı sarı saçları, gülünce kaybolan boncuk gözleri… Bir melek miydi yoksa?

Kardeşi Canan ile oynar, yenidünyaya gelen kardeşi Cihan’ın emziğini, biberonunu getirirdi. Kırık dökük oyuncakları, rengi soluk, tüyleri dökük halının üzerine döker, oyuncak bebeklerini ayağında sallar uyuturdu tıpkı annesinin yaptığı gibi. Bebeği ile Canan’ın evine misafirliğe gidecekti. Ama bu, mama dökülmüş, kirli elbiselerle gidilmezdi. Bebeğinin elbisesini çıkardı ve yeni elbiseler giydirdi. Altına çiş yapan bebeğine “Yine mi çiş yaptın kızım? Yaramaz kız! Az önce ben senin altını değiştirmedim mi?” diye çıkıştı. Annesinden aşırdığı tarakla bebeğinin saçlarını taradı. Tıpkı annesinin onun saçını ördüğü gibi o da bebeğinin saçını ördü.

Cansu’nun kırmızı, üzerinde gülen bir kız çocuk resmi olan küçük bir çantası vardı. Çantasının içinde rengarenk boya kalemleri, bir de boyama defteri vardı. Kendisinden bir yaş büyük Celil onları almak isterdi. Cansu defterini ve kalemlerini vermemek için tepinir, ağlar, annesinin arkasına saklanır, vermemAllah vermem, diye direnir en sonunda da ortalıktan sıvışırdı. Canı gibi sevdiği resimli boya defterini asla vermezdi.

Akşam babası gelince yılışır, babasının sırtına çıkar, kolunu bacağını çekiştirir ilgi çekmek için elinden geleni yapardı. Babası bir onun değil dört çocuğun da babasıydı elbet. Babası ilgisiz davranır, Cansu’nun yüzüne bile bakmazdı. Ama olsun o babaydı. Babasının bir ‘kızım’ demesi yeterdi.

Yıllar geçtikçe Cansu da kabak çiçeği gibi açıyordu. Boy atmış, kalçaları dolgunlaşmış, göğüsleri belirginleşmeye başlamıştı. İlkokulu bitirmiş, ortaokula babası göndermemişti. Okuyup da ne olacak, elde avuçta yok zaten, demişti.

Anası ona yemek yapmayı, bulaşık yıkamayı, dikiş dikmeyi öğretiyordu. On dört yaşına basmıştı Cansu. Emsalleri sokakta top oynayıp, geziyordu. Ama o kardeşlerine bakıyor -annesi bir çocuk daha doğurmuştu - evi süpürüp siliyordu. 'Büyüdün artık kızım, büyüdün' lafını sık sık duymaya başlamıştı. Ama o hiç kendini büyümüş gibi hissetmiyordu. Hala oyuncak bez bebeğine sarılıp uyuyor, boncuklardan koluna bileklikler yapıyor, kardeşleri ile saklambaç oynuyor, hoplayıp zıplıyordu.

Yüzünden gülücükler eksik olmuyordu. İnce melodik sesi ile şarkılar, türküler mırıldanıyor, ritim tutuyor, sallanıyor, hızını alamazsa iki de göbecik atıyordu, daha doğrusu olmayan göbeğini hoplatmaya çalışıyordu. Hem kendi eğleniyor hem de etrafındakileri eğlendiriyordu.

Son günlerde annesi bir tuhaflaşmıştı. Yaşlı gözlerle ona bakıyor, güzel kızım, becerikli kızım, ben de küçük yaşta evlenmiştim, bak kötü mü oldu sizler oldunuz, sizlerle beraber büyüdüm, diyordu. Ona yeni fistanlar, terlikler alıyordu. Ne yapalım kızım? Kadın kısmı böyledir işte, eri erkeği ne derse onu yapar, kocasının lafından çıkmaz... Durup durup konuşuyordu. Erkek dediğin büyük olur. Olsun varsın. Hem senin kadrini kıymetini de bilir. Kadın kısmı çabuk çöker, o yüzden erkeğin yaşının büyük olması iyidir iyidir... Cansu annesinin konuşmalarından hiç bir şey anlamıyordu. Annesi kendisine mi söylüyor yoksa başkasına mı aldırmıyordu. Saçlarını savurup, gülüp geçiyordu.

Babası her akşam yanında başka başka adamlarla eve geliyordu.” Cansu, bir kahve yap güzel kızım, becerikli kızım” diyordu. Cansu kahveyi ikram ederken kendisine bakan yaban gözlerden çok rahatsız oluyordu.

Babası sık sık “Para kazanmak zor, uuufpuuf bugün de iş bulamadım” diye sızlanıp duruyordu. Arada bir de annesine çıkışırdı, “Bıktım usandım sizden! Beş kuruşluk faydanız yok! Yiyip, içip, s..ıyorsunuz, başka bir işe yaramıyorsunuz!” diye bağırır dururdu.

Abisi Celil, sanayi de çalışıyordu. Gece yarılarına doğru eve gelirdi. Üstü başı yağ yağte içindeydi. O gün aldığı yevmiyeyi ve bahşişleri babasına verirdi ama babası yine de memnun olmazdı.

Karanlık bir geceydi. Kapkaranlık bir gece! Kurtların uluduğu, yarasaların dans ettiği bir gece!

Akşam anasının koynunda, kardeşlerinin sıcağında yatan Cansu sabah yabancı bir karyolada gözlerini açmıştı. Kara çarşaflı, lağım gibi kokan, koca bir yatakta. Babası yaşlarında, yabancı bir adam yanı başında oturuyordu. Koca kara gözleri avını parçalamaya hazırlanan bir sansar gibi bakıyordu.

"Merhaba Cansu!" diye kükredi, saçı sakalı birbirine karışmış, gorili andıran adam "Bak sana neler aldım?" poşettekileri yatağın üzerine boşalttı. Tarak, takı, toka,..

"Nerdeyim? Annem, babam nerede?" diye sordu ağlamaklı titrek bir ses.

"Gelecekler!"

"Abim, kardeşlerim...""

"Yarın gelecekler!"

"Evime gitmek istiyorum."

"Burası senin evin. Seni sultanlar gibi yaşatacağım." diye sırıttı çarpuk çurpuk dişleri sigara isinden kararmış cellat bakışlı domuz gibi adam.

"Ha hahaaa! Ne istersen alırım, seni paraya, altına boğarım!"

"İstemem, istemiyorum!"

Duvarlara kusmuk gibi, pislik gibi bir ses yapıştı.

"Sen benimsin! Baban seni bana verdi. Karım olacaksın."

"Aslaaa!"

Bir el uzundı Cansu'nun ipeksi saçlarına... Kömürlükten gelmiş küreği anımsatan bir el. El değil sanki bir pençe. Saçlardan aşağı... Korkmuş yüzünde... Gül pembesi, titreyen dudaklarında gezindi.

Kuduz bir iti andırıyordu karşısındaki yaratık. Ağzından salyalar akıyor, hırıltıya benzeyen sesler çıkarıyor, koca kılla burnundan soluyor, nefesi sasımış soğan gibi kokuyordu.

"Hayır hayır!.. Ben gitmek istiyorum" diye ağlayarak kapıya doğru koştu Cansu. Kapı kilitliydi. Kuvvetli bir el tuttu ve onu yatağa attı. Ahtapot gibi kollar onu sarmış bırakmıyordu. Çocuksu, narin bedenine bir hayvan saldırıyordu.

Cansu hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Elini kolunu sallıyor, ayakları ile tekmeler savuruyor ama bir türlü kaçıp kurtulamıyordu. Cansu yarı baygın yatarken bir törpüyü andıran parmaklar, kahpe bir el onun sıska bacaklarında geziniyordu.

"Dokunma bana! İstemiyorum istemiyorum!" diye inledi Cansu.

DOKUNMA BANA!!! DOKUNMA!..

Yarım kalan öykü. Öykünün devamını yazamaya içim elvermedi.

Meleklerimize DOKUNMAYIN! Yavrularımıza DOKUNMAYIN! Çocuklarımızın hayatını karartmayın!

Ya toprak ol

Ya da su

Sakın ateş olma