Tanırmısınız bilmem ama 4-5 yaşlarında iken ben ilk karşılaştığımda evimizin bağ ve bahçeye açılan tahta çitten ara geçişinin biraz ilerisinde su tulumbasının yanında üzerine küçük, çekirdeğinden çift tatlı çekirdek içi çıkan zerdali ağacının dallarının içine sarktığı havuzun yanında siyah şapkasının altında koyu, lacivert ceket ve siyah çizgili kadife pantolonu, kırlaşmış kısa saçları ile karışan kısa sakallı dedem ile soğuk kuyu siyah eski ayakkabısı, bacağında haki renge yakın açık kahve boru gibi pantolonu, üzerinde salaş, sarkık kambak rengine yakın ceketi olan yüzünü sarı kızıl kısa traşsız sakal, yalama olmuş dudağının üstünde kısa üçgen şeklinde o yılların neredeyse standart bıyığı, ince küçük üzeri kel kel burun, açık mavi göz, yine kızıl sarı kaşlar, kulağının üzerinde iki santim kadar yarım ay şeklinde kulak sayvanında ısırılmış gibi girinti olan, sarı açık, kısa saçlarını örten açık kahve renkli eski, yıpranmış şapkası ile gözümün önüne gelen bir amca ile yirmi otuz kadar koyun, onbeş yirmi kadar içinde gürrük keçimizinde olduğu koyun sürümüzden kalan son hayvanlarımızın pazarlığını yaptıklarında tanımıştım.
Pazarlık sonrası evimizin önünde avluda, tahta çiftlerle çevrili kuzuluk dediğimiz köşeden hayvanlarmızı önüne katarak kistt, büblblhü sesleri arasında avludaki kavaklar ile köm damının üstüne sarkan sanki bir tak gibi dut dalının altından boydan boya belki yüz yaşında iri cüsseli söğüt, kara kavak ve kavak ağaçları sıralanmış, besberrak, üç değirmen döndürecek kadar bol şırıl şırıl akan deremizin üzerinde gelip geçmemizi sağlayan tahta köprümüzden ayaklarının çıkartdığı tıkırtıların sesine karışan şal gösteren bağ yolunun tozunu havalandırarak sokağımızın sağından köşeyi dönerken gürrük keçimizin gözlerimin önünden son kez gidişinin hüznü ile beraber takip etmiştim.
Sonraki benim bir iki yaş daha aldığım çocukluğumda o amcayı sabahın erken saatlerinde evimizin iki ineğini avlu girişindeki ahırımızın önündeki neredeyse iki üç değirmen döndürecek kadar, berrak, nazlı nazlı akan deremizin üzerindeki tahta köprüden ayaklarının çıkardığı takır tukur seslerle geçtiği karşı şal gösteren bağ yolunda alarak karşı köşe başından anayola giden sokakta kaybolurken gördüm. Hergün sabah gelerek sokağımızdaki komşumuz Mülazım dayı, armutlu'lu üdü Bektaş, bekçi Bekir ve Derviş belelerin ineklerini de alarak tekrarlanan akşam gün batımına yakında inekleri sokak başında annem ya da Kezban anamın karşılamasıyla günü savuştururduk. Bazı günler de sabahleyin bohça içine konulan yufka ekmek, peynir, ceviz içi, dönderme, içli çörek, yumurta gibi yiyeceklerin bulunduğu azık verilir ve adının Ahmet olduğunu öğrendiğim amca ineklerle beraber uzaklaşırdı. Yine bazı günler Ahmet amcanın sokurdanıp, ters ters, öfke ile çıkardığı bazı diğer kadınları eleştirip dedikodusunu ettiğine şahit olurdum. Güya azığa; ya yiyemeyeceği ya miktarını az bulduğu ya da beğenmediği, ağzının sarmadığı bazı yiyecekleri koyan kadınları mahalleye ifşa ederek dedikodusunu yapardı. İşte bu huyundan olsa gerek mahalle kadınları dedikodusundan mahalleye azığını kötüleyeceğinden korkar azığının içeriğini iyi tutmaya çalışır Ahmet amcaya saygıda kusur etmemeye çalışırlardı.
Lakabının cildi ve suratındaki çillerden dolayı Çil Ahmet olduğunu öğrendiğim Ahmet amca biraz aksi, huysuz, ters kıyafetlerinin ilk gördüğüm günden sonra da pek bir değişiklik göstermediği, elindeki meşeden çoban değneğini kah koltuğunun altına kah ucuna azık torbası bağlayıp omuzuna kimi zamanda kürek kemiklerinin üzerinden iki koltuk altından dirseklerini arkaya doğru çıkaracak şekilde yanlara uzatarak hoha teşt gibi söz ve bağırtılarla önündeki yanındaki inekleri yaylıma dağa götürürken ileriki yıllarda da gözlerdim. Çil Ahmet Kayabaşı mahallesinde şehir hamamının hemen üzerindeki evlerden Arnavut kaldırımlı yolda ineklerin ayak seslerinin bazılarının da nallarının şakırtılarının birbirine karıştığı sabahın Alaca karanlığında ağalar sokağı, killik sokağı, büngüldek, hırla sokağı, Çukurçayır mahallesinden iki yüz elli üçyüz sığırı toplaya toplaya karakurt yolunda Armutlu'lu ŞıhMehmetlerin evleriyle son bulan mahalleden sağa nal döken dağlarının say denilen yamaçlarına derelerden, tarlaların arasındaki keli sınırlarından bazanda kah baş edemediği kah kızgın olduğu tarla sahiplerinin tarlalarından yaya yaya götürürdü. Kadınlar nasıl çekinir korkarsa tarla sahipleri de ekinlerini yayar korkusuyla Çil Ahmet'e dikkatle kollayıp gözetmek durumundaydılar.
Öğleye kadar say yamaçlarında kekik, keven ve hayvanların yiyeceği yabani otlarla yayar öğleyin vadiye indirir ovadaki Şal gösteren deresinin mevsimine göre akarsu, gölek ya da pınarlarında sular su kenarında yatırıp dinlendirirdi. Kendiside bir söğüt gölgesinde o günkü keşik sahibinin koyduğu azığı açar nevalesini bazan memnun sevinerek bazanda beğenmediği azık sahibine kızarak nasıl intikam alıp mahalleye rezil edeceğinin hesabını yaparak sokurdana sokurdana karnını doyururdu.
Dinlenme vaktini tamamlayıp ayaklandırdığı inekleri yine yaya yaya say yamacına doğru çıkartır sabah geldiği güzergahtan sığırları akşamın günaşımına kadar ilk toladığı inekleri en sona kalan şekilde dağıtırdı. Çil Ahmet inekleri dağıtırken nasıl azık şikayetlerini dillendirirse inek sahiplerine ineklerinin çiftleştirme zamanının geldiğini ve ineklerini boğaya çektirme yada veteriner müdürlüğünün suni tohumlama istasyonlarına götürme lerini söylerdi. Bazı inek sahiplerine ineklerinin hasta olduğu ya da ağzında boğazında sülük olup yayılamayıp salya akıttığını ya da ineklerinin ayaklarının nallanma ihtiyacı olduğunu, yürüyemeyip topalladığını söylerdi.
Çil Ahmet iyi bir çobandı, mesleğinde çok iyiydi ama iyi bir aile babasımıydı? Yoksa fakirliğin zincirini bir türlü kıramayan bir kader siz miydi?