Ünallar Turizm, Magirus Deutz
Yıl 1967 veya 68 olmalı şimdi Ünal çarşısının olduğu yerde kırmızı siyah sarılı Magirus Deutz otobüsün soldan 6 veya 7.sırası koridor taraf koltuğunda teyzem kıymetlim Kız teknik öğretmen okulu öğrencisi Hatice Keskiner ile ilk Ankara ve de şehirlerarası yolculuğum başladı. Hatıramda kalan Magirus otobüsün kendine has horultulu sesi ile Özdağ’dan önce şimdi yeni emniyet müdürlüğüne ayrılan kısımdaki hafif virajlı köprüden geçip iğdeler bezeli Özbağ’dan sağdan soldan geçip geçildiğimiz Kayseri Erciyes, Kent Turizm, Elazığ Fırat, Hazar Turizm otobüsleri ile Kaman' a vardık. Şimdi bir banka şubesi olan yerde olan otobüs yazıhanesinden yolcular alarak İğdebeline ulaşıp oradan yokuş aşağı köprünün ve yolu 200-300 metre akasya takı şeklinde kapatan bir yerleşim yerinden sonra Kızılırmak kenarında sonradan Adana Pozantı/gülek boğazındaki görüntüyle çok benzeşen bir lokantada yemek molasında Kızılırmağı ilk görmenin heyecanı ile teyzemi sorulara boğmaktaydım. Tekrar otobüse binerek tarihi ve çok güzel ki kale eteğinde sülükçüler kırtasiye dükkanı altındaki şimdi fırın olan yerde o zamanlar ve ortaokul yıllarımızda da faal fotoğrafçıdaki kaldırıma bakan duvarda boydan boya yağlı boya çizilmiş üzerinden bizim otobüse benzer bir otobüsün geçişi ve lokantaya anlatan güzel resimdeki gibi çeşnigir köprüsünden geçip, karakeçili daha sonra bol virajlı ve dik rampa/yokuş yollardan neredeyse yaya hızında otobüsün zorlana zorlana çıkması ve o sırada nasılsa farkettim ki otobüsün üst bagaj yüklerinin yanında otobüs muavininin seslenmesi heyecan ve merakımı daha da arttırmaktaydı. Sonunda Bala denilen ile Ankara topraklarına girdiğimizi ve bol virajlı ve inişli çıkışlı yollarla verem çeşmesi ile beynam'a vardık. İlerleyen yolculuğumuzda Kırşehir’imizi andıran sıra sıra kavaklarla çevrili, bahçeler ve akarsu paralelinde yol alarak Konya yolu kavşağına giren otobüsümüz sağa dönerek ileride adı Gölbaşı denilen daha önceden bazı köylülerimizin de yaşadığı ve sol tarafa ovaya doğru uzanan bana göre çok büyük deniz sandığım gölü zevk ve meraklı gözlerle izlemekteydim. Güneşin camımızdan vurduğunda korunmak için çekilen bez perdeleri, koltukların arkasındaki küllükler ile yolculuk boyunca oynamaktan zevk aldığım kolluğun önüne uyan yerde sanırım alüminyum görünümünde metal parçayı kaldırma indirme koltuğu yatırıp kaldırmaktan çocukça zevk almaktaydım. Gölbaşı'nı geçerek tırmanılan virajlı yokuşun sağ ve sol tarafındaki ağaçlandırılan alanla orman kavramını kafamda şekillendirmeye başladım. Yokuşu çıkan otobüsümüz tepeden aşağı dikmen olarak adını öğrendiğim semtteki evler bayırda sanki birbirinin üzerine binmiş gibi irili ufaklı bizim evlere göre daha iyi ve daha kötü görünümlü sonra gecekondu diye adlandırılan mahalleler ile Ankara ile tanıştım. Otobüsümüz yolda bazı yolcu ve yükleri indire indire etlik garajı denen yanından bir ırmak, arkasında görünen büyük devasa Gülhane asker hastanesine yaslanmış otobüs yazıhaneleri önünde yolcu indiren bindiren otobüsler, minibüsler, taksiler ve bağırış çağırışlarla panayır, pazar yeri havasında siyah toprakla kaplı bir alana bizleri indirdi. Teyzemin beni cebeci denilen askeri dikimevinin duvarına komşu bugün de oradan geçtiğimde film şeridi gibi gözümde canlanan kottan zemindeki rahmetli Dr. Mehmet Ali ağabeyin babası İbrahim dayının annesi gülü ebe, kardeşi rahmetlik Mükremin ağabey, kız kardeşleri sedef ve Hava ablaların yaşadığı eve nasıl getirip bıraktığını hatırlamakta beraber, teyzemin beni oradan dersi olmadığı zaman sevgili kuzenim Ankara Üniversitesi Kimya mühendisliği öğrencisi Ahmet Yılancı ağabeyim ile alarak Ulus’ta Atatürk heykeli, meclis, Anafartalar Çarşısı, 19 mayıs mağazaları, Sümerbank, TCZB, T. İş bankası gibi sembol binalar, gençlik parkı ve havuzu, Atatürk Orman çiftliği, hayvanat bahçesi gibi çocuk aklımın heyecan, merak, görme, öğrenme dürtüsünü coşturan ziyaret ve gezileri iz başkentimiz Ankara’yı zihnime nakşetti. Bu arada akşam saat 21 gibi komşu apartmanda Hava ablanın arkadaşlarının evlerinde ilk kez siyah beyaz televizyon ve de Mediha Şen Sancakoğlu'nu izlemem, bir başka gün 2 apartman aşağıda köşe başındaki sarmaşıklarla bezenmiş daha görkemli duran apartmanın en üst katındaki Mehmet Ali ağabeyin o dönemdeki nişanlısı havacı astsubay amcanın daha lüks apartman dairesi ile sonraki yıllarda okuyup izlediğim "aşağıdakiler yukarıdakiler" roman ve dizisi gibi sınıf, yaşam farkları ve büyüklerimizin "okuyun" "sanata gidin, kolunuza altın bilezik olsun" öğüt, direktif ve iyiniyetli temennilerinin ete kemiğe bürünüp dimağımıza yerleşmesine payı olmuştur sanırım... Dünya değiştirenlerimize rahmetler diyor yaşayan kıymetli büyüklerime sağlıklı, huzurlu güzel ömürler diliyorum... Sıktım, Sürç-i lisan ettimse affola...