“Mutluluk, başkalarının mutluluğunda kendi payı olduğunu görmektir.”

Bu memlekette doğmuş, büyümüş, hayatını burada geçirmiş, havasını solumuş, suyunu içmiş, tozunu yutmuş, çamuruna bulanmış, bahçelerden erik, çağla yolmuş, ırmağında çimmiş, caddelerini arşınlamış, düğününde, cenazesinde insanlarla duygularını paylaşmış bir insan olarak, bir tek kişinin bile yüzünün gülmesine, bir tek kişinin yaşam seviyesinin yükselmesine, kentin zerre kadar güzelleşmesine, gelişmesine katkıda bulunmak; hem tüm ülkede hem yaşadığımız çevrede her şeyin düzelmesi için bir şeyler yapmak istiyoruz. Her geçen gün her şeyin daha da kötüye gitmesiyle kahroluyoruz.

Daha çok değil 40-50 yıl öncesinin insanlarına, toplumuna bakıyoruz. Hiçbir şey bu kadar çürümemişti. İnsanlar arasında hoşgörü, saygı, anlayış, tahammül şimdikinden kat kat fazlaydı. İnsanlarda bir dayanışma, yardımlaşma duygusu vardı. Vicdan vardı. Elbette her şey o zamanlarda da güllük gülistanlık değildi. Yüzyılların alışkanlığından, kahrolası geleneğinden gelen kadına şiddet o zaman da vardı ama her yıl 300 kadının erkekler tarafından öldürülmesi gibi, kadınların sokak ortasında saçlarından sürüklenmesi gibi canilikler yaşanmıyordu.

Bizim insanımız ortama, koşullara göre karakter sergileyen çok değişken ruh yapısına sahiptir. Kimi zaman günlük güneşlik havalarda salına salına akan Kızılırmak gibi, balıkları incitmeden, kına gecesinde “Uçan da kuşlara malûm olsun” ezgisini mırıldanır gibi akar gider de, kimi zaman yağmur boranda deli deli bendini yıkacak kadar sellere dönüşen canavar gibi coşar. Fakat bu coşma, “niye trafikte korna çaldın, niye yol vermedin” deyip silahla dehşet saçacak gibi nedenlerle değil, “bıçak kemiğe dayandı” denecek kadar bunalınıldığında kendini gösterirdi. Bazen Türkmen’in Mustafa’nın atı gibi evden çarşıya, çarşıdan eve hiç komut beklemeden kendi halimizde gider gelirdik, bazen de çocukların “Ali Ağa Güm” kızdırmalarıyla öfke krizine girip sağa sola küfürler yağdırırdık ama yine de her tavrımız, öyle gerektiği içindi. Şimdi gerekli gereksiz saldırmalar, haksızlıklar, adaletsizlikler yaşamı çekilmez hâle getiriyor.

Çocukluğumuzda minnacık serçeleri kuş lastiklerle vurduk (Ellerim kırılaydı), yeri geldi kedileri, köpekleri tekmeledik. (Ayaklarım felç olaydı) Fakat öyle görmüştük, herkes öyle yapıyordu, doğrusu neydi bilmiyorduk. Biz ne bileydik, Halime kız çay aşağı giderken, birilerinin Ordunun derelerini yukarı doğru akıtmaya çalıştığını. Zamanla duyduk, okuduk, izledik, öğrendik ki, insan olmak ayrı bir şey. Sadece insanlara değil, tüm canlılara, doğanın tüm elemanlarına karşı bir sorumluluk duymak gerekiyor. Toplumun belli bir kesimi bu sorumluluğu öğrendi de bir kesim de iyiden iyiye azgınlaştı. Vahşilikte sınır tanımaz oldu. Eskilerde küçük bir çocuğa taciz, tecavüz olayı olsa kıyamet kopardı belki ama şimdi her gün bu haberler olağan gibi sunuluyor artık.

Tarih boyunca hırsızlık, yankesicilik, dolandırıcılık hep olmuştur. Ama şu son zamanlarda yaşanan adiliklere bir bakın. Bir yumurtayı 10 kuruş ucuza almak için market market gezen, tek kuruşun hesabını yaparak ayakta kalmaya çalışan, yaşamaktan ziyade sadece nefes alan bir emekliyi dolandırmak için ATM önünde tuzak kuran veya telefonlarla olmadık planlar uygulayıp o garibanların ceplerindeki küçücük harçlıklara göz diken şerefsizler, öylesine çoğaldı ki; insanlar yanına yaklaşan herkese kuşkuyla bakar oldu, çalan telefondaki bilinmeyen her numarayı dolandırıcı görmeye başladı. Hatta yol üstünde yerde yatan yaralı bir insanı görmezden gelmeye başladı. “Acaba tuzak mı, yardım etsem benim üzerime suç kalır mı, başım belaya girer mi” diye insani yardımdan kaçınır oldu.

Etrafınıza bir bakın. Bir tane yüzü gülen, mutlu insan var mı? Herkes, acı sonlarını getirecek gelincikleri bekleyen Civeleğin gülükleri gibi kara kara düşünüyor. İnsanın aklının yetip de gücünün yetmemesi gibi çaresiz kalması kadar zor bir durum yok. Hele bir de liyakatsız, yetersiz, bilgisiz, deneyimsiz insanların aldığı kararlar sizin hayatınızı belirliyorsa, bundan büyük zulüm mü olur?

Açlık sınırının yarısıyla geçinmek zorunda bırakılan insanlarda ne vücut sağlığı kaldı, ne ruh sağlığı. Hastaneler, Çin’in Şangay pazar yeri gibi iğne atsanız yere düşmez. Depresyon ilaçları kullanımı son 5 yılda 4 kat artmış. Herkes birer külah takacak yakında. Çok şükür toplumun büyük bölümü aynı durumda da birbirimizi pek yadırgamıyoruz.

Velhasıl toplumca delirdik sonunda. Allah, aramıza akıllı sokup da huzurumuzu bozmasın.