Oxford mezunu balıkçının anlattıkları – Beş dil – Halikarnas ne demektir? – Bodrum kelimesi nereden geliyor? – Akdeniz sevgisi – Ressam mı, yapı kalfası mı, muharrir mi? – Sanatkâr aç bile kalsa eser vermelidir…
“Geçen gün “İskenderun” vapuruyla İzmir’den geliyordum. Güvertede gezinirken uzun boylu bir adam gördüm. Lâcivert elbisenin içinde dimdik yürüyordu. Yüzünün hatları keskin, kırlaşmış saçları ressamlarınki gibi uzundu.
Yanımdaki dosta “Kim bu?” diye sordum.
---Halikarnas Balıkçısı!
---Yok yahu!
Bunu şaşkınlıktan değil, öteden beri merak ettiğim bir kimseyi görüp onunla konuşmak imkânını bulmanın sevincinden söyledim. Nitekim “Balıkçıyı” biraz sonra geminin berber salonunda, saçlarını kestirirken yakaladım.
--- Siz, dedim, Türk okuyucunun nazarında şayan-ı dikkat bir yazarsınız. Eserlerinizin güzelliği bir tarafa, mühim olan şey, takma bir adla Robensonunkine benzer bir yarı mizantrop, yarı Jean-Jacques Roussau hayatı yaşamanız. Bu, sizin şahsiyetiniz etrafında bir merak çemberi topluyor. İşitiyoruz ki, Akdeniz kıyısında, Bodrum civarında bir yerde yaşıyor ve geçiminizi balıkçılıkla temin ediyormuşsunuz. Senelerden beri bu hikâye söylenir durur. Kimse sizi tanımaz amma herkes de hür, serazat ve tabiatın çocuğu Halikarnas Balıkçısını sever. Eserlerinizden belli ki siz de insanları seviyorsunuz. Öyleyse onlardan uzak, tabiatla baş başa bir hayat yaşamak neden?
Başını arkaya doğru atarak, sonradan seyrine alıştığım rahat kahkahalarından birini salıverdi.
--- Azizim, asıl edip böyle olur. Benim bu hayatımı beğenmeyen edebiyatçılar, lise hocalığından mebusluğa kayıp sanata veda eden kimselerdir. Hakiki sanatkâr şehir hayatında bile bir nevi inziva arar. Neden mi? Çünkü böylece kişi, kendi benliğiyle baş başa kalır. Şahane bir şeydir bu. İnzivayı sevmiyenler kendilerine itimatları olmıyan, benliklerinden korkan kimselerdir.
Güverteye çıktık. Rüzgâr altında denizi seyrederken sordum:
---Halikarnas Balıkçısı, sizin adınız ne?
--- Cevat Şakir Kabaağaçlı.
--- Bu “Kabaağaçlı” da nereden geliyor?
--- Afyondan Kabaağaç Köyü var. Ecdadım oralı. Ben Girit’te doğdum.
Cevat Şakir yüksek tahsilini İngiltere’nin meşhur Oxford Üniversitesinde yapmış. Türkçeden başka Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Rumcayı ana lisanı gibi konuşuyor. Kültürlü, kafalı bir adam. Ona, “Halikarnas” kelimesinin mânâsını sordum. Anlattı:
--- Halikarnas, şimdiki Bodrum Kasabasına eski Yunanlıların verdikleri addır. Bodrum kelimesi de şöyle geliyor: Orada ehli salibin “Saint Jean” şövalyeleri bir şato yapıp bunu ”Saint Pierre” e ithaf etmişler. Böylece bu şato “Petronium” adını almış. Döne, dolaşa, zamanla bu kelime bizim ağzımızda “Bodrum” olmuş. Orası vaktiyle kürre-i arzın en ileri merkezlerinden biriymiş. Yani o zamanların Londrası, Parisi gibi bir yermiş. Bugünse haritada adı güçlükle bulunan, Akdenize uzanmış bir kasabadır. Ben orada tam 25 yıl yaşadım. Denize çıkıp balık tutarak geçindim. Ve yazılarıma takma bir ad koyacağım gün düşündüm: “Bodrum balıkçısı” karanlık bir isim. Çünkü bodrum kelimesi insana bir kasabayı değil, gayri ihtiyari kapkara bir toprak altını hatırlatıyor. Hâlbuki “Halikarnas” ne kadar güzel bir kelime… Zaten idare amirlerine de kaç kere “Bodrum” kasabasının adını “Halikarnas” olarak değiştirmelerini teklif ettim. Belki bir gün değişir.
---Halikarnasta günleriniz nasıl geçti?
---Mükemmel bir hayat yaşadım orada. 25 yıl masmavi ve geniş ufuklu Akdenize çıkıp avlandım. Denize çıkamadığım zamanlarda ise ziraatle meşgul oldum. O topraklarda ilk defa olarak mandalina, portakal ve greyfrut yetiştirdim. Tek başıma çalışarak sahilde iki katlı bir ev yaptım. Sonra…
--- … Sonra ne oldu?
1944 te zeytinyağının kilosu 250 ye fırladı. Evliydim. Dört çocuğum vardı. Geçinmek zorundaydım. O güne kadar getirdiğim namuslu hayatı bozmaya da niyetim yoktu. Evi sattım.
--- Şimdi nerede oturuyorsunuz?
--- İzmir’e gelip yerleştim. Kadifekalenin 30 metre aşağısında bir evde oturuyorum.
--- Siz, dedim, Akdenizi neden bu kadar çok seviyorsunuz?
--- Çünkü Akdeniz yazı fazla, ışığı bol, berrak, aydınlık bir yerdir. Zaten insan ölünce karanlığa gömülüyor. Hiç değilse hayattayken ışıklı bir yerde yaşamalı. Sonra Akdenizin uyandırıcı bir hali var. Baksanıza, bütün medeniyetler buradan yetişmiş. Aynı zamanda Akdenizde ölçü ve muvazene hâkimdir. Akı tam ak, mavisi tam mavidir. Bundan başka Akdenizde benim en çok sevdiğim şeylerden biri yanı açık ve geniş ufuk var. Onun için Halikarnastan sonra Kadifekaleyi seçtim. Onun için Boğaziçini sevmem.
Konuşurken onu tetkik ediyorum. Bazan 50 sini aşkın gibi görünüyor, fakat öyle zinde ve sağlam bir duruşu, bir konuşması, bir kahkahası ve bir “merhaba” deyişi var ki…
---Siz kaç yaşındasınız?
--- 62. Geçen gün az daha gidiyordum amma iki milyon ünite pensilini yedim de dirildim. O yüzden sigarayı da bıraktırdılar bana. Amma ara sıra şöyle bir yarım tellendiriyorum.
--- Sanatkârın cemiyetteki yeri nedir?
--- Sanatkâr dehşetli fedakârlık edip hâttâ aç bile kalarak eser vermek zorundadır. Bugünkü cemiyette sanatkâr herhangi bir himaye görmedikten başka müsamaha neticesi yaşıyor. Eser verirken çete harbi yaparmış gibi açlık vesair belâlara karşı savaşmak zorundadır. Para ise üçüncü, dördüncü plânda gelir. Sanatkâr eserini yazarken önce içini dökmek ister. Eğer onun için para ilk hedef olsaydı, mesela arabacı veya duvarcı olup çok daha çabuk ve fazla kazanabilirdi.
--- Hazırladığınız yeni bir eser var mı?
--- Bitti bile. Zaten İstanbu'la onu satmaya gidiyorum. Adı “Ege Efsaneleri”. Lapsekiden Halikarnasa kadar uzanan sahanın mitolojisini anlatıyorum. Resimlerini de kendim yaptım. Görmek ister misiniz?
Bir çanta açtı. İçinden çıkan tabloları zevkle seyrettim. Hepsi de sanatkâr elinden çıkmış eserler. Halikarnas Balıkçısı oturmuş, yorulmadan böyle 120 tablo çizmiş. Ben onları tetkik ederken o yanı başımda söyleniyordu:
--- Para… Para… Ne kötü bir nesne… Nereye gitseniz işiteceğiniz şey “Kaça aldın?”, “Kaça sattın?”, “Maaş kaç?” gibi paraya taallük eden konuşmalar. Lânet olsun paraya!”
(Röportaj yapan: Şahap BALCIOĞLU, Akşam Gazetesi, 1950 yılı)
**
Bu haftaki Saklı Kalan Şiirimiz, İstanbul Radyosu ilk kurulduğu yıllarda sanat programları yapan Baki Süha Ediboğlu’na ait. Şiirimiz 1949 yılında yazılmış.
DENİZLERDEN UZAK
Denizlerden uzak
Yelkenler ötesinde
Yaşıyamam, derdim.
Boş yere üzülmüşüm:
Günlerden sonra bir gün
Denizler içime doldu,
Yelkenler düşlerimde…
Uzun seferlere çıktım,
Bitmiyor bu yolculuk,
Denizlerden uzak,
Mor dağlar arkasında
Bozkırın ortasında…