YÜZ YILLIK SANCI

Günlük politik eleştirel değerlendirmeler yazmaktan uzak durmaya çalışıyorum. Bunun en önemli nedeni de edebi dilin verdiği hazzı politik kirlilikten uzak tutmaktır. Ancak yaşadığımız coğrafya lanetli, politikadan uzak durmaya olanak vermiyor. Ya öznesi ya da nesnesi olmak zorundasınız. İkinci neden de zorunluluğa dönüşen sorumluluktan kaçınamama gerçeğidir. Bir edebiyatçı olarak her durumda politik bir düşüncem ve safım olmasının bilincindeyim. Ancak bu coğrafyada politik mücadele bir kayıkçı dövüşü misali yüz yıldır sürmekte.

Ezilenler, haksızlığa uğrayanlar, hukukları katledilenler sorgulama ve dayanışma duygusu ve düşüncelerinden o kadar uzaklar ki! Celladına aşık bir toplum çocuklarına miras kalıyor. Bütün uyarılarımız, aydınlatma çabalarımız aykırı düşünenlere cezalandırma olarak dönüyor. Bu düşüncelerimden; yılgınlık, bezginlik içerisinde olduğum yanılgısına düşünenleriniz de olacağını biliyorum. Günü birlik çıkar ilişkilerine dayalı bencil bir kültürün egemenliğinde oluşturulan kaderci bir toplumdan beklentilerimin olmadığını da belirtmekte sakınca görmüyorum.

Yüz yıllık bir hikâyeden söz ediyoruz. İnsanlığın en arızalı, marangozluk hatası olan devlet örgütlenmesidir. İnsanlığın “özgürlüklerinin “sınırlarını belirleyen, düzenleyen ve uygulayan bu arızalı örgütlenme zamanın ruhuna uygun değişiklikler göstermekle birlikte her dönem baskı aracı olmuştur. Şiddeti “yasal” olarak bünyesinde taşıyan, barındıran bu güç her dönem sorun ve sorunlu olmuştur. Sürekli bir iç çatışma, kargaşa, karmaşa hali yaşayan bu güç huzuru kaçırmaktan başka bir işleve sahip değildir.

Yüz yıldır doğum sancıları yaşayan bir devlet ve egemen olduğu bir toplum. Pragmatizm üzerine inşa edilen, popülist olan, belirgin bir; eğitim, sağlık, ekonomi, hukuk, politikası olmayan varlığını ve geleceğini sürekli düşman üretmek ve onlarla mücadeleyle geçiren bir devlet güven verir mi?

Bir devletin kuruluş kodları ve hikayesi arızalı ise toplumsal yapının arızasız olması düşünülemez, beklenemez. “Hukuk”u yamalı bohça misali ithal edilen ve özgürlükçü anlamda değişime uğramayan sistem sürekli olarak sorun yaratıyor. Kendi yarattığı sorunlar toplumsal güvensizliğe ve çatışmalara yol açıyor. Sürekli bir iç düşman retoriği ile tepkiler üreten çağın ruhundan o kadar uzak ki! Bir öç alma, intikam düşüncesiyle toplumunu düşman gören bu anlayış kalıcı bir iç barış oluşturmaktan o kadar uzak ki! Yüz yıldır sürekli yaşanan iç çatışma hali “çağdaş bir devlet” anlayışı ve uygulamasından uzak oluşun eseridir.

Yüz yıldır kamu kaynakları; toplumun refahını yükseltmekten çok, talan edilerek dönemin iktidarlarının ruhuna uygun, kendi zenginlerini yaratmak ve çoğaltmak için kullanılmıştır. Bu zenginler kapitalizmin ruhuna uygun burjuva olmaktan çok, sonradan görme arsız bir azınlık olarak topluma egemen olmuştur.

Hazin ve korkutucu olan egemen sınıf arasındaki mücadele modernleşme adına olmaktan çok kamu kaynaklarının talanının paylaşılması üzerinedir. “Modern” bir devlet oluşturma esas alınmayınca “çağdaş” bir toplum da oluşmuyor. Büyük büyük kentlerde yaşayan derebeyi kültürünün hakimiyetinde çok iğreti bir yaşam oluştu.

“Demokrasi” nutukları havada uçuşuyor. Belirli aralıklarla atılan oylar “demokrasi” masalının argümanı olarak sunuluyor ve yutturuluyor. “Hukuk devleti” masalı ise ne gariptir ki yüz yıldır anlatılıyor, ancak nedense eşit uygulandığına tanıklık edemedik. Her dönem değişmekle birlikte olağan üstülük masalıyla olağan üstü “hukuk” geçerli oldu. Olağan üstü mahkemeler isim değiştirerek olağan üstü yargılamalar yaptılar. Yargı bu ülkede; gerçek anlamda hiçbir zaman bağımsız olmadı ki! Sakın bu dönem yaşanan hukuksuzlukları haklılaştırma amacında olduğumu düşünmeyin. Yüz yıllık bir serüvenin durum tespitini yapıyorum. Örneklemeler yaparak canınızı sıkmak istemiyorum. Yaşadığımız, denk geldiğimiz bu çivisi çıkmış durum sizi sorgulamalara, düşünmelere sürüklemiyorsa, razı olmak “kaderiniz” değil, gerçeğinize dönüşür. Sızlanmak, şikâyet etmek ise en kolay kaçınma olarak karşımıza çıkar.

Çok sık kahraman ve ardından hain üreten bir toplum çok sağlıklı değildir. Peşinden sürüklendiğiniz “kahramanlar” bir süre sonra “haininize” dönüşüyorsa sorunlu bir örgütlenme ve toplumla karşı karşıyayız. Hiçbir toplum bu kadar çok “kahraman” ve “hainle” iç içe uzun süreli bir arada yaşayamaz. Böyle bir toplum; eşitlikçi, paylaşımcı bir yaşamdan çok tekçi, otoriter bir ruh haliyle sürdürebilir varlığını… En gelişmiş teknolojiyi kullanan ancak en ilkel yönetilmeye razı olan bir arızalı bir toplum. Belki de içinde bulunduğumuz asıl büyük sorun budur. Bütün kurumların lime lime döküldüğü, ahlaki vicdani çöküntünün varlığına katlanmanın zorunluluğu…

Özgürlükçü ve çoğulcu bir siyasal anlayış yerleşip uygulanmadığı sürece arızalı “kuruculuk” masalı karşılıksız kalacaktır. Hukuk hep kadük kalacak. Sistem içi mücadele ranta dönüşüp, talandan pay alma kavgasıyla sürecektir. Sistemin cumhuriyet olması; çağdaş, demokratik olması anlamına gelmez. Cumhuriyetle kavga ise yerine bin beş yüz yıl öncesinin kodlarıyla hareket ederek modernize edilemez. Asırlar öncesinin hayali ise çağ dışı olmanın ötesinde ilkelliktir. Sundukları ve önerdikleri çağın ve insanının ihtiyaçları ile asla örtüşmediğinden en hafif deyimle gericiliğin gerisindeki akıl dışılıktır.

Geçmişiyle hesaplaşmayan, “kutsallar”, “dokunulmazlar” üzerine inşa edilen hiçbir toplum çağdaş kimliğe kavuşamadığı gibi huzur da bulamaz. Yaşadığımız karmaşaları biraz da bu gerçeğin izini takip ederek anlıya biliriz.