YAZMAK BİR LÜTUFTUR

2013 tarihinde dostum şair ve yazar Soner Demirbaş’ın editörlüğünde çıkan Kırşehir Ekspres’te başlayan gazete köşe yazarlığı yazı serüvenim sonraki yıllarda merhum Avşar Cihan Hoca’mızın tavsiyesiyle Âşık Paşa Gazetesi’ne taşındı. Önce telefonla, sonra da Zafer Çarşısı’ndaki sahaf dükkânıma yazar ve eğitimci Salih Ulaş dostumla birlikte gelerek teklifini yineledi. Yazılarımı beğendiğini, haftalık Âşık Paşa Gazetesi’nde de yazmamı istediğini söyledi. Soner’e ayıp olup olmayacağını sorduğumda “Soner öğrencimdir, o konuda rahat ol, sorun sıkıntı çıkmaz” demişti. Soner ile konuştuğumuzda köşe adı aynı olmadıktan sonra neden olmasın demişti. Ekspres’teki köşemin adı “Sahafın Penceresinden” idi.

Avşar Hoca’yı kırmadım, düzenli olarak haftalık yazılar göndermeye başladım tabi bu arada Expres’i de ihmal etmedim, Soner işin başında olduğu sürece yazmaya devam ettim.

Âşık Paşa’da yazarken Semra ile tanışmıştık. Sonraları Ankara’ya taşınınca irtibatımız koptu. Haftalık düzenli olarak gazetelerimi getirir verirdi. Birgün Kadınlar Günü ile ilgili bir yazı istedi. Direkt kadınlarla ilgili bir yazı yerine Osmanlının son yıllarında yaşayan kadın şairelerimizden Yaşar Nezihe Bükülmez’in hayatıyla ilgili bir yazı kaleme aldım. Sadece kadın kimliğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar dudak uçuklatıcıydı. O yazı vesilesiyle duyduğum olumlu tepkileri bir işaret kabul ederek biyografik içerikli yazılar yazmaya karar verdim, hala da yazıyorum, hiç kopmadım. Tabi bu yazılardaki önceliği zamanla Kırşehir ve yöresiyle ilgili biyografiler aldı.

Mahsenli Ali Efendi, Akpınarlı Abdurrahman Hoca, Mucurlu Mustafa Özeren Efendi, Sıddık Haşimi Efendi, Âşık Paşa, Ahi Evran-ı Veli, Cacabey, Süleyman Türkmanî, Ali İhsan Yıldız, Hacı Cevat Efendi, Geycekli Mehmet Şeyhi Efendi, Bekir Sami Özbalcı ve diğerleri…

Belli aralıklarla ulaşabildiklerimi yazdım, duyduklarımın izini sürdüm. Bu yazılarım devam ederken bir gün bir dostum WhatsApp’ıma bir yazı linki attı.

Okudum. Yazı bana ait ama alttaki isim bir başkasının. Bir hırsızlık örneğiyle karşı karşıyaydık anlaşılan. Hakkında bir işlem yapmam gerekiyor muydu bilmiyorum ama sadece okudum geçtim. Neden böyle bir şeye gerek duyduğunu sormadım, gerek de görmedim.

Biz Allah için yazmışız, o zatın tanınması için kalemimizi oynatmışız. Bu kardeşimiz de, yazımızın altına kendi ismini yazıp yayınlayacak kadar kıymetli ve değerli bulmuş ki yazımızı yayınlamış ne güzel! Bizim amacımız da bu değil mi zaten? Kendimizin değil de o şahsın tanınmasını ve bilinmesini sağlamak, hayırlı bir şeye vesile olmak! Bu yeter bize elhamdülillah.

İlim-irfan yolunda, memlekete-millete hizmet yolunda pire kadar dahi olsun hizmeti-emeği geçenler başımızın tacıdır, iftihar vesilemiz, gizli-aşikâr kahramanlarımızdır. Onların bilinmesini, tanınmasını isteriz. Rabbimiz bile “ben gizli bir hazine idim, tanınmak, bilinmek için Âdemoğullarını yarattım!” buyururken bize ne oluyor da bu kahramanlarımızı yazmıyoruz, tanıtmıyoruz, hayırlı meclisler de anılmalarına, dua almalarına vesile olmuyoruz.

İmam-ı Azam’ın talebesi İmam Ebû Yusuf’a bir dostu geceleri sabahlara kadar neden yatmadığını sorar. Ebu Yusuf, bir süre pencereden dışarıyı seyrettikten sonra şöyle cevap verir:

“Dışarıdaki şu kalabalığı görüyor musun? Bunların hepsi akşam olduğunda evlerine çekilip rahat bir şekilde uyurlar. Bir müşkülleri olduğunda da sabaha gider imama sorarız, o da müşkülümüzü çözer, bize yol gösterir, derler. Onların rahat uyumaları bu yüzdendir. Ben de onlar rahat uyusunlar diye gecelerimi feda ediyorum, sabahlara kadar uyumuyorum, okuyorum, araştırıyorum, yazıyorum” der.

Hizmetin azı-çoğu olmaz. Karınca kararınca bu millete hizmeti geçmiş insanları yazmak, hatırlamak, anılarını-emeklerini taze tutmak gerekir. Bu bir vefa borcudur. Sınır boylarında nöbet tutan askerlerle, Allah yolunda gözyaşı döken murabıtlara-askerlere cehennem ateşinin dokunamayacağı yazılıdır hadis kitaplarında. Mürekkepte gözyaşı gibidir. Öyle olmasaydı Resul “Mahşer günü âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir” buyurur muydu? Âlimin kalemiyle, askerin kılıcı aynıdır, ikisi de korur, ikisi de muhafızdır.

Şehrimize, milletimize, kültürümüze, dinimize, tarihimize hizmeti geçenleri yazmak boynumuzun borcudur. Ancak daha çok kalemiyle, diliyle, irfanıyla bu millete emeği geçmiş insanları yazmak isteriz. Mademki Kırşehir’de yaşıyoruz önce kapı önü, aile içi, yakın olanlar tercihimizdir. Öncelik bu şehrin “Ebu Yusuflarına” aittir. Bu şehrin, bu toprakların Ebu Yusufları bitmez. Cümlesine selam olsun.

Biz nam peşinde, şan şöhret derdinde değiliz. Bu tür kaygıları hiçbir zaman gütmedik, güdenlerden hazzetmedik. Geçenler de dört beş kitabı yayımlanmış Kırşehirli bir yazarımızla konuşurken söz arasında bizi yargıladıktan sonra “artık yazmıyorum, bu defteri kapattım”, dedi. Sebebini sorduğumda kitaplar ne satılıyor, ne okunuyor; yayınevlerine para yetiştiremiyorum, dedi.

Çölde topal karıncayı görenler nereye gittiğini sormuşlar. Kutsal topraklara cevabını vermiş. Alayvari bir üslupla “bu topal halinle mi?” deyince, “Oraya varamasam da o yolda ölürüm!” demiş.

Hedefi, menzili bulanık olanlar, nam ü nişan peşinde koşanlar, paraya, dünyalığa tamah edenler yol yakınken dönün! Hedefiniz, idealiniz maneviyattan uzaksa, sözleriniz kapı gıcırtısı, teneke tangırtısından öteye geçemeyecektir, kendinizi nimetten, cemaatten saymayın. Varlığınız dert, keder; yokluğunuz huzur, mutluluk ve ödül olur bu aziz millet için! Siz bu milleti hak etmiyorsunuz. Yazmayın, yazarım diye caka satmayın, meydanlarda kalabalık yapmayın!

Geçenlerde bu müsveddelerden birisi evine köpek almış, adını “Zaza” koymuş. “Ben Bingöllüyüm, Zazayım. Niyetinizi sorgulamıyorum ama tavrınız incitici, lütfen bu ismi değiştirin, Zaza kardeşlerimizden özür dilemiş olursunız”, dedik. Mükâfat olarak, “sizi kastetmemişim, istediğiniz yere şikâyetinizi yapabilirsiniz, serbestsiniz, kimseye özür borçlu falan değilim, engelliyorum sizi nokta”, oldu.

“Sinekler küçüktür mide bulandırır” derler doğrudur ama biz doğru bildiğimiz yoldan dönmeyiz, dönmeyeceğiz. Meydanları sinekler doldurmuş diye “ballar balını” bulmuş yiğitlerimizden, kahramanlarımızdan, ariflerimizden, âlimlerimizden vazgeçmeyeceğiz. Gecenin varlığı gündüzün takdirine bir vesiledir. Alınları, ruhları aydınlanmış vatan evlatlarının kölesiyiz. Bir canımız değil, yüz binlerce canımız onların uğruna ömür tükettikleri mefkûre uğruna feda olsun. Öyle demişti asrın büyük mütefekkiri: “Karşıdaki binayı alevler sarmış. İçinde evlad û îyalim yanıyor. Onları kurtarmaya koşuyorum. Bir nadan çelme takmış bize dönüp bakmaya, vakit kaybetmeye ne hacet!”

Bunun için yazıyorum. Rabbimiz elimize kalem, yüreğimize dert koymuş. Derdimi seviyorum, derdimin hamalıyım. Yüreğimin yangınını söndürmeye çabalıyorum. Yüreklerindeki yangınlarla bu dünyadan göçüp giden dert sahiplerini yazıyorum. Onların kulu kölesi olmak bizim iftihar vesilemizdir.

3 Aralık 1998 yılında geldiğim bu şehir beni bağrına bastı. Bugün buradayım. Azrail ne zaman kapımızı çalacak, ecel makasıyla ne zaman ömür ipimizi kesecek bilemeyiz. O gelene kadar yazmaya, araştırmaya devam edeceğiz. Yorulmak, durmak, dinlenmek yakışmaz bize.

Karınca kararınca bu şehre, bu şehrin bağrında sırlanmış gönül dostlarına, Hak âşıklarına, Yiğidolara sevdalıyız. Onları yazmak, onları anlatmak istiyoruz. Onlar yaşama sevincimiz, aydınlığımız, ekmeğimiz, aşımız, harmanımızdır. Onlar olmasa biz bir hiçiz, varız ama yokuz. Bizi ayakta tutan sır onların varlığıdır.

Hayat kısa, yol uzun, yazılacak daha çok şey var; sevdamız bitmedi, bitmeyecek. Tevellüdü Kırşehir olan ne kadar alperen varsa yolları yolumuz, enerjileri enerjimiz, davaları davamızdır. Bugün Çiğdem’de yazıyoruz, yarın bir başka yerde. Biz hep aynıyız, her yer bize ribât, her yer bize kürre-i arz, biz murabıt olarak kaldıktan sonra. “Yazmasaydım çıldıracaktım” diyen azize selam olsun, kandilimiz mübarek olsun.