UĞURLUGİLLER

“Sabah kahvelerinde, ikindi çaylarında

Acıya uğramış, cici anneler vardı;

Kiminin gözleri yaşarır incecik,

Kimini durmadan ateşler basar

Eskileri konuşur, dertleşirler.”

Yıllar önce bu ülkede televizyonda sevginin, şefkâtin, dürüstlüğün, tabiata saygının ne demek olduğunu anlatan, bir toplumun mutlu olabilmesi için önce ailenin mutlu olması gerektiğini vurgulayan, iyi insan, iyi yurttaş olmayı öğreten bir dizi vardı. 1988-1989 yıllarında yayınlanan “Uğurlugiller” dizisinden bahsediyorum. Doğma büyüme İstanbullu bir ailenin başından geçenlerin anlatıldığı müstakil evde yaşayan insanların sıcacık hikâyesiydi. Bu müstakil evde; küçük bir fabrikada müdürlük yapan Salim Bey, karısı Nebahat Hanım, çocukları Doğan ve Türkân, gelinleri İnci ile evin en renkli siması Nurcihan Bacı Kalfa yaşıyordu.

Uğurlugiller ailesinden şu anda hayatta olan iki kişi var: Doğan ve İnci…

Uğurlugiller ailesinin prensibini Doğan şöyle açıklıyor: “Para için yaşanmaz, yaşamak için gerekli olan para kazanılır, çalışarak, alınteri ile kazanılır.”

Uğurlugiller; 1961-1978 yılları arasında İstanbul Radyosunda oynanan skecin televizyon uyarlamasıdır. Eser; bir İstanbullu, İstanbul Türkçesi uzmanı ve ustası olan Selçuk Kaskan’a aittir. Senaryo yazarı ise ünlü yazar Pınar Kür’ün annesi İsmet Kür ve Turgut Özakman’dır.

“Uğurlugiller, kökleri çok eskilere dayanan bir ortadirek ailesidir. Hoşgörüyü, sevgiyi, özveri ve yardımlaşmayı günlük hayatlarında hep öne çıkarırlar. Sorunlar karşısında güleryüzlüdürler. ‘Geçmiş acılara güleryüzle baktığınızda büyürsünüz!’ der, Çehov. İşte Uğurlugiller de bunu öğretiyor.”

**

Yazının başındaki şiiri bu diziyi seyrettiğimde duydum. Uğurlugiller, yalnızca bir dizi değil, bir edebiyat programıydı sanki… Sabahattin Kudret Aksal’ın “Aile” isimli şiirini, Ziya Osman Saba’nın “Büyülü Resim” şiirini ve daha nice okumadığım şiiri bu dizi sayesinde duydum.

*

İşte size bu diziden bazı konuşmalar, şiirler aktaracağım:

“Ben mutfakları gemilerin kazan dairesine benzetirim. Öyle ya, bir geminin kazan dairesi susar da gemi nasıl yürümez olursa; mutfağında tencere, çaydanlık kaynamayan bir eve de yaşıyor denemez. Onun için değil midir ki insanlar birbirlerine lânet okurlarken ocağın batsın, ocağına incir ağacı dikilsin demekten kendilerini alamazlar. Tanrı kimsenin ocağını söndürmesin.”

**

“Dadı: Ne güzel söylemiş eskiler: Ev alma komşu al.

Nebahat: Ah! Dadım, güzel dadım, o, eski zamanlardaki komşuluk kaldı mı artık!

Salim: Ah, ah! Hastan mı var, koşarlar. Cenazen mi var, seni baş köşeye oturturlar. Her işi onlar yapar ederler. Bir derdin mi var hepsi birlik olur, derman ararlar.

Bitti, hepsi bitti. Bu şehirde artık yabancı olduk.”

**

“Aldanacaksın gecelerinde, karanlık gecelerinde

Aydınlık dünyanın şen insanlarına

Yanılıp içini açacaksan

Derdini gizlemeden durmayacaksan

Yaşama!”

(Özdemir Asaf)

**

“Salim Bey: Her yer kirlendi.

Bacı: Havası, toprağı, suyu, deryalar bile.

Salim: Şu ağaçlar var ya şu ağaçlar, havayı temizleyen onlar işte. Bunu düşünmezler de 30-40 yılda yetişen o canım ağaçları 10 dakikada deviriverirler.

Bacı: Apartman yapma sevdasından. Dağ taş apartman oldu. Nefes alamıyoruz.”

**

“Düşünceden arınmış rahat ve uzun,

Güneşleri batmayan günlerdir onlar

Bir kuş öter ağacında sizin için

Alışveriş eder yürürsünüz

Kayıklara martılara bakarsınız

İyisiniz, bundan iyisi olunmaz ki!”

(Oktay Rifat)

**

“Çalgıyı dinleyin ama çalmayı da deneyin, çalgı çalmasın!

Hiç zahmetsizce kazanılacak olsa bir olimpiyat madalyasına kim önem verirdi ki!”

**

‘Görmek ve iş görmek’

Can sıkıntılarına ve yüreğindeki boşluğa en iyi çare görmek ve iş görmek, çevreyi görmek, insanları ve doğayı görmek. Bakmak değil.

Anlayarak, duyarak görmek. Doğaya bakarsınız, göremezsiniz.

İnsanlara bakarsınız yine göremeyebilirsiniz.

Öğrenmek gerekir bakmayı.

Sonra iş görmek

İnsanın işi gücü olması çok güzel bir şeydir. İşsiz güçsüz krallara acırım. Yapamaz, edemez, üretemez, sadece eğlence beklerler.

Oysa mutlu olmak için kaygılara da gerek vardır, tutkulara da, belirli amaçlara da.

Yaşamak durmadan ileriye dönük projeler yapmaktır.

**

‘Yepyeni gözlerle bakmasını bilirsen hayat her gün bayramdır, bilmezsen cehennem’

Yaşama sanatını iyi bilen bir düşünür söylemiş bu sözü. Bir çiçek, güzel bir müzik, bir kuş cıvıltısı, bir çocuk… bakmasını bilene, öğrenmek isteyene tabii…

Boşuna dememiş şair: Her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Ya da pencere, pencere en iyisi pencere.

Uçan kuşları görürsün hiç değilse, dört duvarı göreceğine.

Gün eksilmesin pencerenizden. Kuşlar özgürce, dilediğince uçsun.

*

Bu haftaki Saklı Kalan şiirimiz Yıldız Kenter’in sahnede birçok kez oyununu sahnelediği Shakespeare’e ait. Çeviren; ülkemizin ilk Kültür Bakanı Talât Sait Halman.

Yeni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?

çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:

Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,

Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:

Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,

ve sık sık kararır da yıldız düşer yüzünden;

Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak

Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;

Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,

Güzelliğin yitmez ki, asla olmaz ki hurda;

Gölgesindesin diye ecel caka satamaz:

İnsanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir,

Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.