Türkiye neden altmış yıldır kalkınmayı beceremedi?
KIRŞEHİR her geçen gün küçülüyor, kasabaya dönüyor. Bu konuya kimse kafa yormuyor.
Kırşehir kalkınır, gelişir de acaba bizim gözümüz görür mü bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa bu kafayla, bu mantıkla küçülmeye devam edeceği kesin. Durmak yok, küçülmeye devam diyoruz o kadar…
Kırşehir için yapılması gerekenleri, yapılacak projeleri ne zaman tartışıp, ne zaman güçlerimizi birleştirip başaracağız diye yıllardır bekliyor, ama bu konuda üzülerek söyleyeyim ki bir arpa boyu yol alamıyoruz.
Dedim ya önce bu kafaları değiştirmemiz, geleceği görmemiz ve ona göre hareket etmeliyiz.
Peki Kırşehir yıllardır “kalkınıyor, gelişiyor!” edebiyatı yapanlara ne demeli?
Onların işi zaten bu!
Bu milleti pembe vaadlerle, pembe yalanlarla uyutmak, seçilip yan gelip yatmak.
Kırşehir mi? Kırşehirli mi?
Boşverin gitsin!
Nasıl olsa sahipsiz kent. Sahibi yok, hakkını, hukukunu arayan yok! Yakasına yapışan hiç yok!
O zaman hak getire Kırşehir’e!
Peki hadi biz Kırşehir’den adam gibi adamları seçip bunu başaramıyoruz. Peki bu ülkeyi yönetenler? Onlar neden bu işi başaramıyorlar?
Türkiye neden kalkınmıyor, sanayileşemiyor kimse bu konuda bir şey yapmıyor?
Bu başlığı bu süreyi yaşayanlar sorar, acaba gelmiş geçmiş bürokratlar ve siyaseti meslek olarak seçenler, oy uğruna bizleri oyalayanlar ve yaşatanlar kendilerine sorma cesaretinde bulunabilirler mi?
Ağır koşullar ve büyük zorluklarla kurulan, Atatürk Cumhuriyeti 1950´den sonra hep aldatmaca ve plansız kalkınma programları ile halk kandırılmıştır. Cıvata sıkma barakalarıyla, yabancı firmaların değnekçiliğini yapan çok ünlü ve milliyetçi geçinen sermaye sahipleri, kolay para kazanmanın yollarını bırakıp, kendi patentiyle ve ARGE sistemini kurarak ulusal markalar yaratmayı denemeden zamanımıza kadar soyguna devam edegeldiler. Bazen de bu milletin anasına alenen küfürler savurarak. Bazı fason üreticiler, ihraç etme taahhüdü verdikleri halde yaptıkları ithalatın karşılığını ihraç etmeyerek iç piyasada daha fazla karla satarak, açtığı cari açığı halkın sırtına yükleme şeytanlığını hiç bırakmadılar. Zaman zamanda yedikleri kaymaktan siyasilerin ağzına tadımlık bir lokma vermeyi unutmadılar.
Cari açık deyince belki birçoğumuz bu nedir nasıl oluşuyor ve bunu kimler ödüyor, ödenmez ise ne olur diye düşünüyor olabilir. Bildiğim kadarıyla kısaca anlatmaya çalışacağım.
Cari açık kısaca ürettiğinden fazla tüketmekten kaynaklanan açıklıktır. Yani borçlanarak varlığını sürdürme gayretidir.
Peki, bu açık nasıl oluşur ve nasıl kapanır. Tabi başkasına borçlanmayla.
Peki, kime borçlanacağız veya yediğimiz veya başkalarının yediği parayı kimden alacağız. Aha da bu aşamada IMF devreye girer.
Peki, bu IMF nedir. IMF 1944´de kurulan ve ülkeler arası ticarette doğabilecek ödeme zorluklarını telafi etmek, ülkeler arası ticari ilişkileri akıcı ve sağlıklı yürütmesi için bir nevi sigorta kurumu gibi bir şey. Bu sigorta şirketine Türkiye’de üye olarak anlaşmalara imza attı ve o zaman imkânları dahilinde bir miktar katkıda bulundu. Yani bir nevi hisse senedi aldı. O tarih içerisinde Türkiye’nin mali imkânları belli ve fazlada lüks tüketim mallarına ihtiyacı da yok, aynı zamanda ikinci dünya harbinin sıkıntıları Türkiye’yi de zor durumda bıraktığı fazla bir katkı yani hisse senedi alamamasının sebeplerinden bir tanesi. Bu kurum nasıl çalışır?
Misalin bir ülke başka bir ülkeden 20 dolarlık mal aldı mesela araba parçası aldı, fakat aynı ülkeye veya başka bir ülkeye 10 dolarlık mal sattı yani 10 dolarlık bir açık var, peki nasıl ödenecek bu 10 dolarlık açık. Bu borç alacaklı ülkeye ödenmez ise onlarda sıkıntıya girecek, çünkü çalışanın parası ödenecek belki o kuruluşta başka birisine ödeme yapacak. Tam bu sırada IMF kapısı çalınıyor. Yani devlet garantisi ile yapılan ticarete yardım için IMF’nin katkısı o ülkenin katkı payı kadar bir nevi kredi açar ve o açığı alacaklı tarafa öder.
Ödenen paraya sıfıra yakın bir faiz uygulaması vardır. Şimdiye kadar öyle politikacıların meydanlarda tozu dumana kattığı gibi Türkiye bu kuruma borçlanmadı. Zaman zaman küçük parçalar halinde yardımlarda almıştır fakat katkı payı kadar kredi açar ise, fazla borçlara karşılık kredi vermez garanti ister ve en yüksek kredi limitini de AKP zamanında aldı buda 6 milyar civarındadır, çünkü limit bu kadar. Peki, Türkiye’nin IMF´ye borcu ne kadar?
Yaklaşık 20 milyar bu para sıfıra yakın bir faizle isleyen para, fakat bu kuruluş verdiği parayı tahsil edecek ve dolaysıyla borçlu ülkeyi sıkıştırıyor yani Türkiye´yi. Arkadaş ayağını denk al harcamalarını ve bütçeni ona göre ayarla, aldığın krediyi de artık öde diye kapıya dayanır. İşte o zaman uluslararası banker kuruluşlar devreye girer, yani borçlu ülke onların kapısını çalar, eh onlarda seni geri çevirecek değil ya zaten bu fırsatı bekliyorlar.
Adamların işi para satmak yani tefecilik. Başlar pazarlık ve belli bir faiz karşılığında IMF´nin borcunu kapatırlar, faiz %10´dan aşağı değildir,(dikkat edin IMF´den alınan kredi kadar tefeciye faiz ödeniyor ve bu her yıl katlanarak devam eder ana para ödeninceye kadar, işte bizim ödeyip ödeyip bitiremediğiz para bu)Çok önemli bir konuyu da yazmada edemeyeceğim. Türkiye Cumhuriyeti’ni IMF´de Hollanda temsil ediyor bildiğim kadarıyla vekâleten, neden çünkü biz limiti aşmışız ve Hollanda garantörlüğünde orada lazım olan parayı alacağız, tabi ağanın gönlü olursa, oda kolay değil ona da bir şeyler koklatmak lazım. Şimdiye kadar IMF bize öyle fazla bir parada vermedi. Türkiye’nin IMF’ye olan borcu 6 milyar, cari açık 60 milyar, dış borç 600 milyara yakın. Kafanızı fazla karıştırdığım için özür dilerim, siz milli gelir şu kadar arttı şu kadar zenginleştik diyene falan bakmayın, kesenize göre harcama yapın.
Ayağınızı yorganınıza göre uzatın ki üşümeyin. İşte devlet olarak yorgansız yattığımız için ara sıra adamlar gelip üstümüzü örtmeye çalışarak, aman kendinize dikkat edin müsriflikten kaçının falan demesi bizim siyasetçilerin zoruna gidiyor ve günah keçisi yapıyorlar zavallı IMF´yi. Esasında IMF verdiği borcun ödeme kaynaklarını denetlemek için ülkeyi zaman zaman ziyaret ediyor. Devlet harcamalarında biraz kısıntı yapın, bütçe hazırlarken açık verecek hesaplardan kaçının diye tavsiyelerde bulunur ama bizim hükümet adamları, ülkeyi falan düşündüğünden değil kendi çıkarları zarar görmesin ve şahsi harcamalarda kısıntı yapılmasın diye yaygarayı koparıp veryansın ederler IMF´ye.
Örtülü ödeneklerin üstü nasıl örtülür. Terlemeden nasıl para kazanılır, yandaşlarla devlet nasıl soyulur. Bizim siyasetçiler bunları düşünür, milletin vekilleri ister iktidar olsun ister muhalefet olsun çıkar mevzu olunca hep beraber hooop eller yukarı kalkar, hey Maşallah ittifakla el ve oy birliği ile yasalar, çıkarları doğrultusunda nasıl kabul edilir bunu defalarca yaşadık gördük ve elanda böyle. İşte o zamanda bütçe açılır, borç yükselir, cari açık kapanmaz falan filan.20 milyon araba yollarda hepsi de ithal, 60 milyonun üzerinde cep telefonu ve bunların yarıdan fazlası lüks ve pahalı. Her düğmeye dokunuşta dışarı akan para, daha daha nasılsına ödenen sohbet paraları, bunlar gibi nice boşa giden ve dışarıya akan paralar paralar. Çünkü bu şirketlerin ve Bankaların çoğu yabancı. Son seçim yenilenmesinden önce yine yapılan kıyıklıklar hiç çalışmadan ömür boyu aylığa bağlanmak gibi bir yasayı yürürlüğe koydular. Böyle kibar bir soygunculuk yok dünyada. Milletvekilliği fahri ve gönüllü yapılan bir hizmettir. Batılı ülkelerin bazılarında vekillik görevi üstlenen kimseler para bile almazlar, çünkü bu görevi vatan ve millet için yapmak isteyenler üstlenirler.
Gelelim son zamanlarda bir yerli otomobil imalatına, bu çok önemli bir girişimdir. Fakat dünyada büyük bir potansiyele ulaşmış ve büyük Pazar kavgaları yaşanan bu sektörde tutunmak hayli zor ve mücadeleyle beraber, piyasaya sürülen otomobillerin yazılım paketleri, bakım ve garanti hizmetlerinin yanı sıra kalite çok önemli. Belki zamanla bunlarda yetmez, ticaret siyasi şeytanlıklarda isteyen bir dal oldu son zamanlarda. Volkswagen gurubunun başına gelenler bir ders niteliğinde ve ibret alınacak gelişmelerdir. Otomobil imalatında Türkiye çok önemli bir fırsatı kaçırdı, devrim otomobillerinin sekteye uğrayan deneme fiyaskosu. O zamanki çalışmalara ara verilmesi büyük bir kayıptır. Geçmiş asırda belki bir daha önümüze çıkamayacak çok önemli iki fırsatı kaçırmış olması, Türkiye için büyük bir kayıptır. Birisi devrim otomobillerinin devamının gelmeyişi. İkincisi de Rusya’nın dağılması sırasında Türkiye’nin zayıf ve güçsüz zamanında yakalanması. Türki Cumhuriyetlerine sahip çıkılamaması. T. Özal çok çalıştı fakat maddi imkânlar fazla şans tanımadı. Böyle fırsatları Tanrı her zaman tanımayabilir. Belki yüz belki iki yüz senede bir doğar bu gibi fırsatlar. Bekleyelim bakalım zaman ne gösterecek. Bizde sabır çok. Ömrümüz yetmese bile sabrımız yeter beklemeye.