Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktası: 3 MART 1924

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktası: 3 MART 1924

Bizleri bağımsız bir millet olarak kurtuluş savaşımızdan Cumhuriyetimizin ilanına ve devamında cumhuriyet devrimlerine kadar taçlanan sürecin tarihsel akışı yeterli olarak kavranamazsa ülke olarak kazandığımız büyük değerlerin, din cilalı Fettullah Gülen Cemaati hain yapılanmasında görülebileceği gibi bin bir hokkabazlıklarla ve olmadık algı yönetimi gündemleriyle ortadan kaldırılması girişimleri karşısında “aldanma” ya da “duyarsız” lığın bedellerini çok daha ağır öderiz.

Dönemin mevcut Osmanlı Sarayı. Hilafet, Saltanat, Ankara’da savaşı yürüten "yeni Meclis", kurulan "yeni Ankara TBMM Hükümeti". "Saltanatın Hilafetten ayrılması", "Saltanatın ve giderek Halifeliğin kaldırılması", "Cumhuriyetin İlanı", "Cumhuriyet Devrimleri", "1921,1924,1928 Anayasaları" süreçlerini sonuçta "yeni bir Türk Devleti'nin "Türkiye Cumhuriyeti’nin "Kuruluş” unu hatırlamak o kadar önemli oldu ki...

Türkiye’nin parlamentosu; TBMM’si dünyadaki eşi görülmemiş çok ender meclislerin en başında gelir. Başka bir ülkede örneği görülmeyecek şekilde; Kurtuluş Savaşı'mız bizzat Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde “Meclis”le birlikte yönetilmiştir. Türkiye'nin bir “Cumhuriyet” olarak kuruluşu, yine “Yüce Meclis” in bir eseri olarak ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet, 29 Ekim 1923'te ilan edildiğinde “Cumhuriyet” in nitelikleri ve karakteri henüz açık ve net olarak ortaya çıkmamıştı.

“Cumhuriyetin İlanı”; Türk toplumunu çağdaşlaştırmayı amaçlayan diğer köklü devrimlerinde önünü açmıştı ama tek başına yeterli olamazdı.

Bu "Cumhuriyet", bir "İslam Cumhuriyeti" de olabilirdi.

Adı "Cumhuriyet" olup da niteliği “gerici” olan bir “model” de olabilirdi. Aynı bugünkü Bangladeş İslam Cumhuriyeti ya da İran İslam Cumhuriyeti gibi...

Nitekim 3 Mart'ta kabul edilen 3 önemli "devrim yasası", Türkiye Cumhuriyeti'nin karakter, nitelik ve yapısını ortaya koymuştur.

Eğer 3 Mart 1924'te gerçek devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyet sadece “biçim” den öteye gidemezdi.

• “Halife” ligi kaldıran yasa,

• "Şeriye ve Evkaf Bakanlığı"nı kaldıran yasa,

• Eğitim ve öğretimi birleştiren "Tevhid-i Tedrisat" yasası.

Bu anlamda, 3 Mart 1924 Türk toplumunun “Laik Cumhuriyet” düzenine geçişinin tarihidir. Zaten öncesinde 1921 Anayasasında, “Meclis Egemenliği Sistemi”nin esas alınmış olması da bir anlamda işleri kolaylaştırıcı etki yapmıştı. 1921 Anayasası olağanüstü yetkilere sahip olan I. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM), yine olağanüstü koşullarda yürürlüğe koyduğu bir siyasal belge niteliğindeydi. Ülkenin en yukarda Büyük Millet Meclisi ve aşağıya doğru il, ilçe ve köy meclisleri eliyle yönetilmesini öngörüyordu. 1921 Anayasasında Meclisin başkanı; hem Hükümet Başkanı hem de adı konmamış "Cumhurbaşkanı"ydı.

Esasen 20 Ocak 1921 'den 1 Kasım 1922 yılına kadar olan süreç, saltanatın kaldırılmasına kadar geçen süreç olduğundan bir anlamda çift anayasalı bir dönemdir de… Bu dönemde 1876 Anayasasının 1921 Anayasası ile çelişmeyen hükümleri de Ankara için geçerli sayılmıştır. Söz konusu dönemde bütün öncelik vatanın kurtarılmasına verildiğinden anayasada “laiklik” vurgusu bile yapılmamış, dahası 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilan edilmesiyle sonuçlanan anayasa değişikliklerinin 2. maddesinde "Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm'dır. Resmî lisanı Türkçedir." denilmiştir. Söz konusu bu düzenleme ile “Saltanatın kaldırılması” ve “Cumhuriyetin ilanı” ile kışkırtılacak ve gelişebilecek muhtemel tepkilerin önlenmesi amaçlanmıştır.

Kurtuluş savaşının kazanılmasının ardından Saltanatın kaldırılarak cumhuriyetin ilan edilmesi ve Ankara’nın başkent olması gibi köklü değişiklikler yeni ve kapsamlı bir anayasanın hazırlanmasını da zorunlu hale getirmiştir.

3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan bir yasayla hilâfet kaldırılarak son halife yurt dışına çıkarıldı. Halifeliğin kaldırılışıyla Türkiye Cumhuriyeti, lâiklik yolunda büyük bir adım daha attı. Esasen Hilafetin, Anayasa’dan önce kaldırılmış bulunmasına, Anayasa’nın kendisinin de laik olmasına karşın, mevcut koşullar böyle bir kuralın Anayasa’da yer almasını gerektirmiştir.
"HALİFELİ CUMHURİYET" SÖZ KONUSU OLAMAZDI.

Millî egemenliğe dayalı bir rejimde, çağdaş ve lâik devlet kavramında "halifeli cumhuriyet" söz konusu olamazdı. Anayasa’da, 10 Nisan 1928’de yapılan bir değişiklikle "Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâmdır" maddesinin de kaldırılması, cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin yemin şeklinin yeniden düzenlenmesi, lâiklik yolunda aşılan büyük gelişmeler oldu. Nihayet 5 Şubat 1937’de lâiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olarak yeni Anayasa’da “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçıdır. Resmi Dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” haline getirilmiştir.

Atatürk,1 Mart 1924'te Meclis'i açış konuşmasında bu konudaki görüşlerini şöyle şöyle açıklar:

“İslam dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde, bir politika aracı konumundan uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Kutsal ve dini inançlarımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü çıkar ve ihtiraslara giriş sahnesi olan politikalar ve politikanın bütün kısımlarından bir an önce kesin biçimde kurtarmak, milletin dünyevi (dünya ile ilgili) ve uhrevi (ahiret ile ilgili) mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu suretle İslam dininin yüksekliği belirir." (TBMM Tutanak, Devre II, Cilt VII, S. 3-6)
ŞERİYE BAKANLIĞI

Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılmasaydı benzer “fetva”ların yürürlüğü olurdu. Şeriye ve Evkaf Vekâleti'nin (Bakanlığı) kaldırılması ile “laiklik” ilkesinin son derece önemli bir temeli oluşturuldu. Bu bakanlık, Osmanlı Devleti'nde, adına kısaca “şeriat” denilen “din” kurallarının uygulanmasına ilişkin son derece önemli bir makamdı.
Toplum yaşamına yön veren kurallar saltanatın kendine göre uydurup yorumladığı “şeriata dayalı din kuralları” olduğu için dini hükümleri içeren yargılar, yani "fetva"lar bu bakanlıkça hazırlanıyordu.

Şeriatın devlet ve toplum yaşamında son sözü söylemesi nedeniyle de Şeriye Bakanlığı adeta “bütün bakanlıkların üzerinde bir ‘onay’ ve ‘otorite’ ye sahip”ti.

Oysa bu yasayla, devlette,; “topluma ait işlerle, din işleri birbirinden ayrıldı.”
Günlük yaşama ait tüm işlemlerin kendilerine göre evirip yorumladıkları şeriatın süzgecinden geçirilmesine de son verildi.
Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu:
“CUMHURİYET YÖNETİMİ OLMASI LAZIM. HER BİR TÜRK’ÜN ATATÜRK’E BORCU VARDIR. BENİMDE VARDIR…”

Osmanlı Hanedanı’ndan 11. Abdülhamid’in Torunu, Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu vefatından 10 yıl kadar önce New York'ta Güneri Civaoğlu’nun “Durum” programına konuk olmuş ve Civaoğlu’nun sorularına son derece çarpıcı yanıtlar vermişti.

1.Abdülhamid’in torunu olup, kendilerinin resmi hanedan defterine kayıtlı, Ertuğrul Osman Efendi’nin 1999 yılında sağlığında kendisi ile yapılan röportajda Atatürk ve Cumhuriyet hakkında söyledikleri; Osmanoğulları hanedanı üzerinden “yeni Osmanlıcılık” oynayarak ülkede “cumhuriyet karşıtlığına yol vermek isteyenlere karşı ibret vericidir..
Abdülhamid’in torunu Ertuğrul Osman; Atatürk ve Cumhuriyet hakkında ki, bu röportajında, “Atatürk’le ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?” sorusuna” Her bir Türk’ün Atatürk’e borcu vardır. Benimde vardır. Bu memleketi kurtaran o’dur. O olmasaydı Allah bilir neler Olurdu ..” derken “Cumhuriyet ile ilgili ne düşünüyorsunuz?” sorusuna ise; ” Bence Türkiye'de Cumhuriyet yönetimi olması lazım. Karışıklık olduğu zaman birisi çıkıp idareyi ele alması lazım fakat hanedandan olamaz. Çünkü hanedanlar bizde de bitti. İngiliz Hanedanlığı bugün bir lüksten ibarettir. Hanedan mensupları orayı idare eden adamlar değil…” demiştir.

Şehzade Osman Bayezid Efendi:

“ATATÜRK; TÜRKİYE’Yİ, ANADOLU’DA BİR AVUÇ TOPRAĞA SIKIŞTIRILMAKTAN KURTARDI.”

Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’in torunu Şehzade Osman Bayezid Efendi’de “Atatürk ile ilgili ne düşündüğü” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “O, Türkiye’yi, Anadolu’da bir avuç toprağa sıkıştırılmaktan kurtardı. Annemden Türkiye hakkında hiçbir zaman kötü bir şey duymadım. Türkiye’yi çok seviyordu, sürgün kalkınca Türkiye’ye döndü” diyecekti.

Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu “monarşi” ve “oligarşi” kavramlarının tamda karşısında olan cumhuriyet rejimi Mustafa Kemal Atatürk’ün söylem ve demeçlerinde dahası, gençliğe hitabesinde sık sık geleceğe dair uyardığı ve dikkat çektiği ve hatta “emanet” ettiği bir husus olmuştur.

“Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir” diyen Atatürk; “Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum” der…